ADAM Sosyal Bilimler Araştırma Merkezi’nde, 24 Ocak 2008 tarihinde “2008 Yılında Dünya Ekonomisini Bekleyen Olası Kriz Tehlikesi ve Bunun Türkiye Üzerine Yansımaları” başlığıyla düzenlenen program, şu günlerde sıkça konuşulan kriz söylentilerine ve birçok yerde duyduğumuz ‘dünya ekonomisinde muhtemel resesyon’ ve ‘subprime mortgage krizi’ benzeri tehlike algılamalarına ışık tutacak nitelikteydi. Dünya ekonomisinde iyi gitmeyen birşeyler olduğu kesin, ancak bunun tam olarak ne olduğu ve Türkiye’ye nasıl yansıyabileceği hususlarında soru işaretleri var. Bu program, soru işaretlerini gidermeye yönelik bir girişim olarak değerlendirilebilir. Programa katılan değerli katılımcılar İstanbul Bilgi Üniversitesi’nden Prof. Dr. Gülten Kazgan, Marmara Üniversitesi’nden Doç. Dr. İbrahim Öztürk ve Doç. Dr. Erhan Aslanoğlu idi. Programın İsviçre’den bir de telekonferans konuğu vardı; yatırım ve finans danışmanı Murat Soycengiz.
Programa katılan her üç değerli akademisyen de sorunun salt konjonktürel olmaktan ziyade yapısal sorunların bir sonucu olduğuna dikkat çekti. Prof. Gülten Kazgan, şu anki ekonomik tehdidin zaman içinde Asya ile Batı arasında siyasal bir gerilime de yol açabileceğine vurgu yaparak dünya hasılasının yüzde 40’ını karşılayan Asya’nın yükselen değer olduğuna dikkat çekti. Yüksek petrol fiyatları sebebiyle iyice zenginleşen Arap ülkelerinin de süreç içindeki yeni pozisyonlarını iyi değerlendirmek gerektiğini ifade eden Kazgan, özellikle ABD’nin sahip olduğu birtakım değerleri Asyalı veya Arap zenginlere satıp satmama konusunda hep bir ikilem yaşayacağını kaydetti. Kazgan’a göre mevcut krizi anlamaya yönelik temel unsurlar şunlardır: (i) Uluslararası finans piyasalarındaki mevcut karmaşanın sebebi subprime mortgage krizi değildir; subprime mortgage krizi yapısal yanlışların bir krize dönüşmesini mümkün kılacak bir tetikleyicidir sadece. Yani subprime mortagage krizi, balonu patlatabilecek küçük bir iğnedir. (ii) Petrolün bundan sonra dolar ile mi yoksa avro ile mi satılacağı meselesi son derece önemlidir. (iii) Şu an ellerinde yüklü miktarda dolar olan ülkeler (Çin 2 trilyon, Japonya 2 trilyon, Arap ülkeleri 2 trilyon dolar ve tabi Rusya ile bazı Uzakdoğu ülkelerini de bu listeye eklemek gerek) doların değerinin sürekli düşmesi karşısında ellerindeki doları ABD’ye götürmek ve orada değerlendirmek istediklerinde sorun çıkacaktır ve bu sorun sadece ekonomik olmayabilir.
Kazgan’a göre bugünkü krizin yapısal olarak kaynağı, 90’ların sonunda ortaya çıkan Asya krizlerine çare üretmek mecburiyetinde olan ABD’nin, Fed aracılığıyla faizleri yüzde 6’dan yüzde 1,5’e düşürerek dünya piyasasındaki likidite sorununu aşmaya çalışmış olmasıdır. Ancak kısa zamanda dolar bazında likidite bolluğuna giren dünya piyasalarında son birkaç yıldır doların değeri ciddi ölçüde değer kaybetmeye başladı. ABD’nin en büyük ithalatçısının ucuz üretim yapan Çin olması, Amerika’nın cari açığının sürdürülebilir olmasına imkan verdi. Ancak tüm büyüklüğü yaklaşık 60-70 milyar dolar olan bir subprime mortgage krizi, piyasaların güven bunalımı yaşamasına neden olmaya başladı. Her ne kadar Fed faiz indirerek yaraları sarmaya çalışsa da görünen o ki, bu aslında uzun vadedeki sıkıntıyı daha da büyüten geçici bir çözüm anlamına geliyor.
Kazgan ayrıca ABD ekonomisinin ortalama her on yılda bir resesyona girdiğini ama sonradan açılarak trendini devam ettirdiğini ifade etti. Ancak şimdiki resesyonun farkı, daha uzun süreli olma ihtimalidir. Bu ihtimal küresel likitide bolluğundan kaynaklanan sıcak paraya dayalı büyüyen ekonomileri (yani Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeleri) daha fazla tehdit eder hale gelebilir. O zaman kontrol edilmesi güç bir kriz ile karşı karşıya kalabiliriz.
Sunumunda daha çok Türk ekonomisinin mevcut görünümünü analiz eden Doç. Dr. İbrahim Öztürk, ekonomimizin eskiye göre birçok noktada daha dayanırlığı yüksek bir noktada olduğunu ancak cari açığımızın sürüdülemez bir noktaya doğru gittiğini ve buna mutlaka doğru tedbirlerin alınması gerektiğini ifade etti. Öztürk, Türk ekonomisini analizinde 2002 seçimlerinden sonraki süreci genel anlamda başarılı bulduğunu ancak kimi noktalarda daha dikkatli davranılması gerektiğini anlattı. Ülke ekonomisini anlamaya yönelik son verileri de barındıran tablolar üzerinden ekonomik manzaramızı açık ve anlaşılır bir biçimde ortaya koyan Öztürk, 2008 yılındaki bir krizden Türkiye’nin beklendiği kadar fazla zarar görmeyebileceğini düşündüğünü ifade etti.
Programda daha çok bir finansçı gözüyle süreci değerlendiren Doç. Erhan Aslanoğlu, 2008 yılı içinde olmasa bile birkaç yıl içinde yapısal sorunlardan kaynaklanan ciddi bir krizle dünyanın karşı karşıya kalmasının çok muhtemel olduğunu ve Türkiye gibi gelişmekte olan piyasaların süreci iyi okuması gerektiğini savundu. Aslanoğlu’na göre bilhassa Çin dolayısıyla ciddi biçimde artan dünya ticaret hacminin ve yine Çin dolayısıyla artmayan enflasyon, belli bir noktadan sonra sürdürülebilir değildir; o zaman Fed’in faiz düşürmesi de bir işe yaramayacaktır. 1994-99 yılları arasında dünya yıllık ticaret hacmi 6 trilyon dolar civarındaydı. 1999-2000 arası bir resesyon ve düzeltme yaşandı; bu yıllarda ticaret hacmi değişmedi. Ancak 2001-07 arası dünya ticaret hacmi 14 trilyon dolara çıktı. Şimdi ise resesyon zamanı.
Türkiye’nin son yıllarda çektiği yüksek miktarda doğrudan ve dolaylı yatırımlar sebebiyle cari açığımız yükselmesine rağmen sürdürülebilir kaldı. Ancak şu an itibariyle 36-37 milyar dolara dayanmış olan cari açığımızın sürdürülmesi pek kolay gözükmüyor. Zira özelleştirme gelirleri her zaman bu kadar fazla olmayacak. İkincisi her yıl bu kadar büyüyemeyeceğiz. Üçüncüsü her yıl bu kadar doğrudan yatırım çekemeyebiliriz. Aslanoğlu’na göre bu ve benzeri sebeplerden dolayı Türkiye, bir an önce cari açığını kompanse edebilecek tedbirleri almaya çalışmalıdır.
Program sonucunda ortaya çıkan tablo, genel anlamda dünyada ekonomik bir kriz olasılığının yüksek olduğuna, Türkiye gibi cari açığı yüksek ülkelerin bu krizden daha fazla etkilenebileceğine, ABD ve AB’nin bir tarafta olduğu ve diğer tarafta Çin, Rusya, Hindistan ile diğer bazı Asya ülkelerinin olduğu yeni bi dengenin kurulabileceğine, artan zenginlikleriyle bu dengede önemli bir rol oynamaya hazır bir Arap sermayesini görmemiz gerektiğine ve en önemlisi ekonomik zeminde ortaya çıkabilecek kimi sürtüşmelerin bir noktadan itibaren siyasal sürtüşmelere yol açabileceğine işaret etmekteydi. Elbette masada duran çok sayıdaki senaryodan hangisinin daha gerçek olacağını zaman gösterecek; ancak kesin olan bir şey varsa o da dünyayı ekonomik açıdan pek de parlak günlerin beklemediğidir.
Seçkin bir davetli listesiyle gerçekleştirilen “2008 Yılında Dünya Ekonomisini Bekleyen Olası Kriz Tehlikesi ve Bunun Türkiye Üzerine Yansımaları” programı, halihazırdaki süreçlerin pratik görünümlerinden yola çıkarak teori zemininde nasıl anlaşılabileceğine ilişkin de bir söylem ortaya koydu. İktisatçılar paranın renginin olmadığını söyler; ancak önümüzdeki dönemde paranı birden çok rengi de ortaya çıkabilir. Zira 18 milyar dolarla tarihinin en büyük zararını açıklayan Citygroup’u kurtaracak parayı verenler Araplar oldu. Aynı şekilde birçok dev Çin fonu, gidip Amerikan şirketlerine talip olabiliyor. Ve bundan Amerikalılar hiç de hoşnut olmuyor. Dolayısıyla yeni süreç bugünden daha da karmaşık olacak gibi gözüküyor. Bu karmaşık süreçte doğru pozisyonları alabilmek içinse herşeyden önce süreci anlamak gerekiyor.
Panel'in tam metni için tıklayın...
Panel'in Videosu için Tıklayın...
info@ekopolitik.org