Ekopolitik Haber Portalı Anasayfası  
08 Eylül 2010 Çarşamba
Dosyalar

Türkiye’nin Büyük Çatısı: “Mezkûr Meçhul Mesele” Çalıştay ve Konferans Transkripsiyonları

Türkiye-Kuzey Irak Dosyası

Küresel Kriz ve Türkiye Raporu

Türkiye'nin İsrail ile ilişkilerinde son zamanlarda takındığı tutum Batı ile ilişkileri ne düzeyde etkiler?



Günlük bülten almak için e-postanızı giriniz...
 
 
 
Haaretz: Mısır Maliye Bakanı: Filistinliler barış anlaşmasıyla 50 milyar $ tazminat alabilirler. ...    RIA Novosti: Rusya ve Kazakistan işbirliği anlaşmaları imzalıyor. ...    The New York Times: Güney Afrika ticaret birlikleri 3 hafta boyunca sürdürdükleri yüzbinlerce kişinin katıldığı grevi durdurma kararı aldı. ...    Le Figaro: Meksika: Meydana gelen sellerden 400.000 kişi etkilendi. ...    The New York Times: Rusya başbakanı Vladamir Putin 2012’deki başkanlık seçimine adaylığını koyacağına dair sinyaller verdi. ...    As-Safir: Esad, Ürdün Kralı Abdullah ile yaptığı görüşmede müzakerelerin tüm Filistinli grupları kapsayacak şekilde genişletilmesini istedi. ...    Al-Ahram: Barak'ın Moskova ziyareti sırasında Rusye ve İsrail Savunma Bakanlıkları, uzun vadeli güvenlik anlaşması imzaladı. ...    Al-Quds Al-Arabi: Katar Emiri, Necad'ın güven verici mesajını Suudi Kralına iletecek, Doha, Tahran-Riyad hattında deverede. ...    Al-Hayat: Davutoğlu, Stratejik Derinlikte tüm renkleri ve oluşumlarıyla Ortadoğu'yu ele alıyor; El-Hayat kitaptan üç faslın tercümesini yayınlıyor. ...    Asharq Al-Awsat: Allavi, hükümetin Ekim ayında kurulmasını bekliyor; hükümeti kurma karşılığı başbakanlıktan vazgeçebilirim, diyor. ...    Tishreen: İran, Türkiye ve Brezilya'nın Viyana grubuna dahil edilmesi talebini yineledi; müzakereye hazırız, dedi. ...    Al Ahram: İran devrim muhafızlarının bir komutanı savaş durumunda bölgede bulunan yüze yakın Amerikan üssünü hedef alacaklarını söyledi. ...    Al Quds Al Arabi: İsrail'deki bazı çevreler Irak'ta bulunan Tevrat'ın oldukça nadir bir kopyasını kaçırdıklarını doğruladılar. ...    Al Hayat: El Kaide, Uyanış Konseyleri ile çatışıyor; Diyala kentinin bazı bölgeleri birkaç saatliğine El Kaide'nin eline geçti. ...    Şark Al Awsat: Türkiye'nin İsrail'le şiddetli anlaşmazlığı taraflar arası dostluğu etkilemeyecek; Türkiye, İsrail'e radar siparişi verdi. ...    New York Times: Google özel bilgileri yanlışlıkla topladığını söyledi. ...    As Safir: Sınır kenarındaki tatbikat izleyen Netenyahu konuştu: İran, Suriye ile aramızda savaş çıkarmaya çalışıyor. ...    AP: Hz. Muhammed’in karikatürlerini çizerek Müslümanları öfkelendiren İsveçli Lars Vilks, Salı günü yaptığı açıklamada bir üniversitede konferans verirken saldırıya uğradığını söyledi. ...    Al Quds Al Arabi: Mısır’da olağanüstü hal yeniden uzatıldı; seçimlerde hile yapılacağına dair itirazlar yükselmeye devam ediyor. ...    FT: Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) başkanı Dominique Strauss-Kahn, euro bölgesindeki ülkelerin, uluslararası bütçe koordinasyonunu getirecek yeni bir sisteme yönelik büyük adımlar atması gerektiğini söyledi. ...    Al Sabaah: Hukuk Devleti listesi ile Ulusal İttifak yeni hükümetin kurulması konusunda bir takvim belirledi. ...    Haaretz: Olmert: Abbas benim barış önerime hiç yanıt vermedi. ...    Le Monde: NATO güçlerince Pakistan’ın kuzeyinde düzenlenen hava saldırısında üst düzey bir El Kaide militanı hayatını kaybetti. ...    NYT: Batı’dan beklediğini bulamayan Türkler kayıp imparatorlukla eğleniyor. ...    

KONFERANS

 

Dünya Ekonomi Krizinin Türkiye’ye Yansımaları

 

“Dünya Ekonomisini 2008’de Bekleyen Olası Kriz Tehlikesi ve

Bunun Türkiye’ye Yansımaları”

-24 Ocak 2008-



Doç. Dr. İbrahim Öztürk:

Öncelikle böyle anlamlı bir toplantı düzenleyip bizleri de buraya davet ettiği için ADAM Sosyal Bilimler Araştırma Merkezi’ne çok teşekkür ediyorum. Bendeniz Marmara Üniversitesi İngilizce İktisat Bölümü’nde öğretim üyeliği yapıyorum. Çeşitli kurum ve kuruluşlarda ekonomiyle ilgili çalışmalarda bulundum. ADAM Sosyal Bilimler Araştırma Merkezi’nin kimi çalışmalarına da emek verdim. ADAM az bir bütçe ve yetersiz bir insan kaynağıyla çok işler yapmaya başladı. Türkiye’de pek de dokunulmayan önemli meselelere ve sinir uçlarına dokunmaya başladı. Ve bir kamuoyu oluşturmaya çalışıyorlar. Bu tür kurumların arttırılması gerektiğini düşünüyorum. Türkiye’nin yeni döneminde bu tür kurumlara daha fazla ihtiyacımızın olacağı kanaatindeyim.

Benim uzmanlık alanım daha çok kalkınma ekonomisi üzerine ve Japonya ağırlıklı. Master ve doktorada Japonya üzerine çalıştım. Misafir hoca olarak da oraya gittim. Türkiye’de de kalkınmacı bir perspektiften olaylara bakmaya çalışıyorum. Tam da Davos günlerinde böyle bir toplantının yapılıyor olması güzel bir tesadüf. Dünya ekonomisinin zor günlerden geçtiği bir zamanda Türk ekonomisinin dünya ekonomisindeki yerine bakmak da son derece anlamlı. Bu toplantıda Türk ekonomisi şu an ne durumda, neye hazırlıklı ve neye hazırlıksız gibi konularda egzersiz yapabileceğiz. Ben ilk konuşmacı olarak Türk ekonomisiyle ilgili olarak sadece bir fotoğraf çekmek istiyorum. Türkiye 2001 krizinden sonra bazen dozu kaçmış biçimde bazen de farklı biçimde değişiyor. Acaba hangi konuda nereye geldik ve öncelikler nelerdir, ne tür kırılganlıklarımız ve stres birikimlerimiz vardır, bunları konuşacağız. Gülten Kazgan hocamız, ki kendisi hepimizin hocasıdır, daha çok dünyaya bakacak ve bu konuda bizi aydınlatacak. Son olarak da Erhan Aslanoğlu bey de, ki kendisiyle aynı bölümde çalışıyoruz, bu süreci daha çok finansal açıdan değerlendirecek. Bir de en sonunda ADAM’ın danışmanlarından Murat Soycengiz İsviçre’den bize telekonferans yoluyla bağlanacak. Kendisi her ne kadar Davos’ta değilse de Cenevre’den burası nasıl gözüküyor bize onu aktaracak.

Ben size 2003 yılından başlayarak 2007 yılına kadarki Türk ekonomisini tablolar üzerinden anlatmaya çalışacağım. Burada hem veriler, hem de tahminler var. Buradaki verilerin bazısı dolar bazısı da ytl cinsinden tabi. Türkiye’nin GSMH’si 237 milyar dolardan 430 milyar dolar civarında bir noktaya gelmiş durumda. Tabi kurun düşme etkisi de bunun içinde. Kişi başına gelir 2003 yılında 3383 dolardan 2007’de 5850 dolara çıkmış durumda. Satınalma gücü paritesine göre 9000 dolara yaklaştığı görülüyor. 2003 yıllından sonra son üç yılda Türkiye’nin reel büyümesi % 7.2 civarında. Bütçe açığında ise Maastrich Kriterleri yakalanarak 2006 yılında % 0,6 civarına kadar indirilmiştir. Ancak 2007’de hem seçim yılı olması hem de kurumlar vergisinin % 32’den % 20’lere indirilmesi gibi birtakım düzenlemeler dolayısıyla bütçe açığında bir miktar artış oldu. Faiz dışı fazla da genel olarak tutturuldu. Ancak tabi bu faiz dışı fazlanın miktarı vs. ayrı bir tartışma konusu. Bir de cari açık konusu var. Buraya kadar güzel laflar etmiştik ama cari açıkta aynı şeyi söyleyemeyeceğiz. Türkiye 2001 yılında verdiği cari açığın tamamını 2007’nin bir ayında verdi. Artık Türkiye’nin bugünkü en temel sorunlarının başında cari açık olduğunu herkes biliyor, hükümet de bunu kabul ediyor. Bundan dolayı 2008 ve sonrasında en temel konsantrasyon cari açık üzerine olacak. Enflasyonda da ciddi bir düzeltme söz konusu, geçtiğimiz yıl % 8,4 civarında gerçekleşti.

Nominal faziler % 45’lerden 2007 sonunda % 16,5’lara indirildi. İç borçlanma reel faizi de % 12’lerden % 7,5’lere indirildi. Her ne kadar Türkiye kendi kulvarındaki ülkeler içerisinde en yüksek faizi veren ülke konumunda olsa da en azından son 3 yıldır tek haneli rakamlara inmiş durumda. Faiz harcamaları 58 milyar ytl’den en son 48,5 milyar ytl olarak gerçekleşti. Yani Türkiye’nin faiz harcamaları mutlak anlamda 7-8 milyar ytl kadar düşürülmüş durumda. Ama bütçe içinde hala en büyük harcama kalemi olmaya devam ediyor. Mesela sosyal güvenlik harcamalarını da içine alan cari harcamalar 60 milyar ytl civarında gerçekleşti. Bunun 26 milyar ytl’si sosyal güvenlik harcamalarıydı. Yani faiz bakanlığı kurulsa yeridir. Yani faiz tek başına Türkiye’nin omurgasını almaya ve bir yara olmaya devam ediyor. Tabi bir de mutlak değer olarak değil de oransal olarak bakmak gerek. 2003 yılında faiz harcamaları devletin gelirlerinin % 58’ini alıp götürüyordu. Bu oran bugün için % 27’ye gerilemiş durumda. 2003 yılında GSMH’nin % 16.3’ü faize gidiyorken bugün bu oran % 7,5’e kadar geri çekilmiş durumdadır. Ben bu şekilde ülkemizin ekonomik fotoğrafını kısaca göstermeye çalıştım.

Bunun dışında Türkiye’nin % 7’leri aşan bir büyümesi söz konusu geçen yıl için. Bu büyümenin kaynakları da tartışılan bir konu elbette. Bazı kimseler bu kaynakların yatırıma dayalı olmadığı yönünde eleştiriler yapıyor. Baktığımız zaman 2003-2007 arası ortalama büyüme miktarımız % 7.1’dir. bunun içinde özel sektöre dayalı sabit yatırımların oranı 4.4 olarak gerçekleşmiştir. Yani hem özel sektörün hem de sabit yatırımların devrede olduğu bir süreçten bahsediyoruz demektir. 2001-2007 arası özel sektörün yatırım harcamaları % 150 oranında artarken kamu kesiminin yatırım harcamaları % 26 civarında kalmış. Özel kesimin tüketimi % 40’lar civarında olurken kamu kesimininki % 22’lerde gerçekleşmiştir. Sanırım bu göstergelerden, bu büyümenin hormonlu bir büyüme olmadığı ve daha çok yatırıma dayalı bir büyüme olduğu sonucu çıkarılabilir.

Bir başka konu da verimlilik konusudur. Esasında toplam faktör verimliliğine bakmak gerekir ama burada Merkez Bankası’ndan aldığım veriler kısmi verimlilik verileridir. Buna göre Türkiye’nin verimliliği 1999-2005 arasında % 5 oranında artmıştır. Türkiye’nin kendi kategorisindeki ülkelerle verimlilik konusundaki performansı başabaş bir noktadadır. Buna ilaveten büyüme performansı ile enflasyonla mücadelenin beraber değerlendirildiği bir tabloya bakarsak buradan sonuç olarak kısa vadeli tavizlerin uzun vadede yüksek bir enflasyona neden olduğunu çıkarabiliriz. Dolayısıyla zoraki ve yapay büyümeler için enflasyona taviz verilmemelidir. Dolayısıyla acı verse de enflasyonla mücadelede Türkiye’nin savaşa devam etmesi gerekmektedir.

Bir diğer önemli husus da cari açıkla ilgilidir. Geçen yılki cari açığımız 32.7 milyar dolar olarak gerçekleşti. Bu yılki cari açık da 40 milyar dolar civarında bekleniyor. Geçen yılki 32 milyar dolarlık cari açık yaklaşık 45 milyar dolarlık bir sermaye girişiyle karşılandı. Demek ki ihtiyaçtan 13 milyar dolar fazla sermaye girmiş. Bu tabi iyi bir şey ama her zaman bu şekilde sürdürülebilir mi onu ayrıca tartışmak lazım. Buradaki önemli nokta, bu 32 milyar dolarlık cari açığın 20 milyar doları kalıcı yatırım olarak gelen bir sermaye ile finanse edilmiş olmasıdır. Eksi olan ise özelleştirme geliri gibi sadece bir defaya mahsus olan gelirlerin olmasıdır. Dolayısıyla sonuç olarak sorun olan cari açığın bir biçimde kontrol edilmesinin gerekliliği açıkça ortadadır.

Benim ayrıca temas etmek istediğim bir diğer nokta da ekonomik süreçlerle sosyal dengeler arasındaki ilişkidir. Sokağa bakınca birçok kişi durumdan pek de memnun olmadığını ifade ediyor. Benim de aralarında bulunduğum bir toplantıda sayın bakan Ali Babacan, gelir dağılımı eşitsizliğini gösteren Gini katsayısının 0,44’ten 0,38’e indiğini söyled. Orada bulunanlar buna pek inanmayınca bakan, TUİK başkanını aradı ve kurumun başkanı gecenin 11’inde bizi ikna edecek şekilde tüm hesapların nasıl yapıldığını bir bir anlattı. Buna ilaveten son beş yılın kümülatif enflasyon toplamı ile son beş yılda ücretlerdeki artışları kıyasladığımızda hiçbir kategorinin enflasyon artışının altında olmadığını rahatlıkla görebiliyoruz.

Özel sektörün dış borçları meselesi var bir de. Özel sektörün şu anda 20 milyar doları bankalara, 20 milyar doları da diğer sektörlere ait kısa vadeli toplam 40 milyar dolar borcu var. Bu borç son iki seneden beri pek değişmedi. Bir de uzun vadeli 130 milyar dolar civarında borcu var özel sektörün. Bunun iyi mi kötü mü olduğu meselesine bakmak lazım tabi. Burada bir misalle konuyu açayım. Türkiye’nin birinci 500 ve ikinci 500 büyük şirketinin borçlarının toplam varlıklarına oranına bakalım mesela. Bu oran 2001 krizi esnasında % 65’lere kadar yükselmişti. Krizden sonraki süreçte ise bu oran % 50’lere inmiş durumda. Yani bana kalırsa, zannedilenin aksine, Türkiye’de özel sektörün riskleri hesaplamadan borca girdiği gibi bir durum söz konusu değil. Ben bu düşüncemi gerekçelendirmek açısından, bu ülkeyi çalıştığım için, Japonya’dan bir örnek vermek istiyorum. Japonya’nın bize benzeyen dönemi 70’li yıllardır. O büyüme döneminde Japonya’daki özel sektörün dış finansman oranları % 350-400’leri buluyordu. Çünkü büyüme sürecinde şirketlerin özkaynaklarının dışında kaynak bulma ihtiyacı oluyor. Çünkü illa da yurtiçinden borçlanmak mecburi değildir. Bu bakımdan ben Türkiye’deki durumu çok da sorunlu görmüyorum. Ben esas itibariyle şimdilik bunları ifade etmek istiyor ve teşekkür ediyorum.

Prof. Dr. Gülten Kazgan:

Ben sizlere şu anda dünya finans piyasalarındaki krizin yapısal nedenlerinden ve bunun ne gibi sonuçlarının olabileceğinden bahsedeceğim. Buradaki sorun sadece subprime mortgage ile ilgili değildir; bunun ötesinde finans sisteminin yapısından kaynaklanan çok önemli problemler söz konusudur. ABD’de başlayan krizin yansımaları hemen Avrupa ve Asya piyasalarına da ulaştı. Şimdiki tabloda bu krizin dünyada ne gibi siyasal ve sosyal sonuçlara yol açabileceğini anlatmaya çalışacağım.

Öncelikle doların değer kaybı ve doların rezerv parası olmaktan çıkması durumunda dünyada ne gibi sorunların ortaya çıkabileceğini konuşalım. Bildiğiniz gibi 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Amerikan doları rezerv parası idi. 1971 yılına kadar Bretton Woods sistemi içinde Amerikan doları altına bağlı olarak bu işlevi yerine getirdi. 1 Ağustos 1971 yılında ABD, artık doların altına bağlı olmasını kaldırdığını ilan etti ve doların bundan sonra bağımsız olduğunu deklare etti. 1971’den bugüne kadar dolar rezerv parası olma işlevini sürdürdü ve hatta dolar 1990’ların sonuna kadar dünyadaki rezervlerin 3’te ikisinde rezerv parası olarak kullanıldı. Tabi daha sonra 2000’den itibaren avro da gündeme geldi.

Amerika’nın 2001’de yaşadığı sarsıntıdan sonra ortaya koyduğu yeni politika, tüm dünyada bir likidite bolluğu meydana getirdi, ancak bu sürdürülemez bir politikaydı. Bu politika sonucunda sadece biz değil tüm dünya ciddi bir likidite bolluğu yaşadı. Ama Amerika’nın politikası sonunda kendisini vurdu. Bu sürecin nasıl ortaya çıktığına bakalım şimdi kısaca. Asya krizinin 1999’da sona ermesinden sonra bu krizin etkileri 2000’lerin başında ABD’de ortaya çıkmaya başladı. Gerçi şunu da eklemek lazım. ABD her on yılda bir krize giriyor. Her on yılın son çeyreğinde ABD ekonomisi bir dalgalanma yaşıyor. Asya krizinden sonra da bu sistematik kriz yine gündeme geldi. Ama bu sefer daha ciddi bir etkilenme söz konusu oldu. İşte tam da o 2001’deki kriz esnasında Fed, aldığı bir kararlar kısa dönemli faiz oranlarını %6’dan %1,5’e indirdi. Tabi bununla Amerika’daki fonlar tüm dünyaya yayılmaya başladı. Bizim gibi ancak kısıtlı fon bulabilen ülkeler bile abad oldu bu süreçte. Bu sürecin tüm dünyaya yarar sağladığı kesindir. Hem ABD hem de diğer ülkeler krizden çıktı. Ama bu sürecin sonunda Amerikan dolarının değeri diğer güçlü paralar karşısında değer kaybetmeye başladı. Ve tabi değerini kaybeden bir paranın artık rezerv parası olarak kalması gerçekten çok zordur.

Şimdi baktığımız zaman Asya kaplanları denen ülkelerin ve Japonya’nın bu süreçte inanılmaz büyüklükte dolar rezervleri biriktirdiklerini görüyoruz. Bugün itibariyle Japonya’nın elinde 2 trilyon dolar civarında ve Çin’de de ona yakın rezerv bulunmaktadır. Burada Asya’nın çok zenginleştiğini görüyoruz. Çin ve Japonya’nın elindeki 4 trilyon dolar civarındaki dolar rezervi, doların tüm dünyada değer kaybetmesi nedeniyle erimektedir. Bu durumda Japonya, Çin ve diğer Asya ülkeleri, ve tabi bu arada petrolcü Arap sermayesi de, ellerindeki yüksek miktardaki doları daha iyi değerlendirmek için yeni yollar arıyorlar. Çünkü ellerindeki rezervi dolar olarak tuttukları sürece zarar ediyorlar. Bundan dolayı doların en iyi replase edilebileceği yer olarak doların anavatanı ABD’yi görüyorlar. Ancak Amerika, bu bahsettiğim Asya unsurlarının gelip de kendisinden büyük oranlarda hisse almasından rahatsızlık duyuyor. Mesela Çin, ABD’deki büyük limanların satışında devreye girince hemen Amerikan kamuoyunda “bu bir siyasi meseledir, Çinliler gelip de burada bu limanları satın alamazlar” şeklinde ulusalcı bir düşünce ortaya çıktı. Dolayısıyla ben şu anki ekonomik krizin orta vadede Amerika ile Asya güçleri arasında bir çatışmaya yol açabileceğini tahmin ediyorum. İşte eğer bu ülkeler ellerindeki Amerikan hazine bonolarını geri vermek isterlerse o zaman daha büyük bir kriz ortaya çıkabilir. Dolayısıyla bu noktadaki esas çelişki, böyle bir durumda Amerikan dolarının ne ölçüde rezerv parası olma özelliğini sürdürüp sürdüremeyeceği meselesidir.
Doların ikinci olarak kullanıldığı önemli alan, petrol ve doğalgaz gibi ana enerji maddelerinin satın alınması sürecidir. 90’larda bu enerji hammaddelerinin dolar üzerinden işlem görmesi zaman zaman ciddi tepkiler de görmüştür. Son sürece baktığımızda da bazı ülkelerin dolar yerine avro kullanmaya yöneldiğini görüyoruz. Dolayısıyla petrol satıcısı olan ülkelerle doların anavatanı olan ABD arasında bir sürtüşme gayet muhtemel bir senaryo olarak karşımızdadır. Çünkü bugünkü durumda bu enerji hammaddelerinin sürekli değer kaybeden bir dolar üzerinden işlem görmeye devam etmesi zor gözüküyor.

Dolarla ilgili üçüncü sorun, ellerinde çok miktarda dolar olan unsurların ceplerinde parayla önce Avrupa’ya sonra da ABD’ye gidip orada satın alacak bir şey bulamamaları meselesidir. Çünkü Batı bloku diyebileceğimiz blok, ellerindeki varlıklarını ne Asyalılara ne de Araplara satmaya pek gönüllü değiller. Bu durumda ellerindeki yüksek rezervlerle ne yapacakları henüz net olmayan birtakım ülkeler ortaya çıkmış durumda. Yani Batı dünyanın istediği yerinde istediğini alma imkanına sahipken, elinde bol parası olmasına rağmen istediğini alamayan bir Batı-dışı unsurlar söz konusu. İşte bu da Batı ile Batı dışındaki bol paralı unsurlar arasında yeni birtakım sorunların ortaya çıkması demek.

Bir diğer karşıtlık ise şu noktadadır: Batı bloku herşeyin piyasalarda belirlendiğini söylediği bir düzen yarattı, buna neoliberalizm diyoruz. Ve bunu dünyaya da pazarladı. Dünya bunu istese de istemese de kabul etti. Ama şimdi bunu kabul etmek durumunda kalan dünyanın diğer zenginleşen unsurları aynı neoliberal yaklaşımı Batı’ya karşı kullanmak isteyince kapıların kapandığını gördüler.

Bir başka dikkat çekici nokta da Batı’daki insanların büyük bir kısmının da küreselleşmeyi kabul etmemesidir. Bunun sebeplerinden biri, Batılı şirketlerin daha ucuz maliyetle üretim yapma imkanını gördüklerinde çokuluslu şirketler yatırımlarını Doğu’ya kaydırmalarıdır. Tabi bu da Batılı çalışanlar için ciddi bir kayıp anlamına gelebiliyor. Hemen hatırlamak gerekir ki Batılı ülkelerin çoğunda GSMH’nın yarıdan fazlası işçi ücretlerinden oluşur. Dolayısıyla küreselleşmeyle bu insanların bir ücret kaybıyla karşı karşıya kalmaları söz konusu oluyor. Mesela ABD’deki işçi ücretlerine 70’lerden bugünlere kıyasla bakıldığında hemen hemen pek bir değişme olmamıştır. Çokuluslu şirketler bağlamında benzer süreçler Avrupa’da da yaşanmaktadır. Dolayısıyla küreselleşmeye tepki duyan halkların talepleri yavaş yavaş politikaya da yansımış ve daha korumacı politikalar gündeme gelmeye başlamıştır.

Son olarak şunu söyleyeyim; Amerika’daki gelirin büyük bir kısmı da yüzde 1’lik dilime giren şirket CEO’larına gitmekte ve bu da halkta tepki toplamaktadır. Yani insanlar bu noktada ortaya çıkan uçurumlardan ciddi biçimde rahatsız olmaktadır ve bu da toplumların iç tabakalarında sıkıntı yaratmaktadır. Ayrıca farklı toplumlar arasındaki ekonomik sorun ve rekabetler zaman içinde daha fazla çekişme ve çatışma yaratacaktır… Teşekkür ediyorum.

Doç. Dr. Erhan Aslanoğlu:

Öncelikle bugün bu toplantıda bulunmaktan büyük mutluluk duyduğumu ifade etmek istiyorum. Ben daha çok kısa vadede ve yakın zaman içinde yaşananları sizlerle paylaşmak istiyorum. Dünyanın neden bir krizin eşiğinde olduğu söyleniyor, bu resesyon tehlikesi nereden çıktı ve benzeri konuları kısaca konuşmak istiyorum. Dünya ekonomisi son yıllarda daha önce pek olmadığı kadar ciddi bir hızlanma yaşamaktadır. Son beş-altı yılda bu hızlanma en yüksek seviyelerine gelmiştir ama biraz daha geriden bakarsak 1996-2001 yılları arasında dünyadaki ticaret hacminin yüzde 45 civarında büyüdüğünü görürürüz. 2001 yılında 6 trilyon dolar olan dünya ticaret hacmi 2007 yılında 14 trilyon dolara çıkıyor. Bu çok büyük bir değişim. Bunun en temel sebebinin Çin olduğunu söylemek mümkündür. Çin 2001 Kasım ayında Dünya Ticaret Örgütü’ne dahil oluyor ve çok daha rahat bir biçimde ihracat yapabiliyor. Çin’in dünya ihracatına getirdiği büyük dinamizm ciddi bir hızlanmaya sebep oluyor. Bu noktada şunu görmek lazım; birileri ihracat yapıyorsa birileri de bu malları alıyor demektir. Bu ithalatı yapan ülkelerin başında ise ABD geliyor.

ABD geçtiğimiz son dört-beş yılda birkaç trilyon dolar cari açık verdi. İşte ABD dünyaya fazla fazla verdiği likitideyi bu cari açığının finansmanında kullanmış oldu aslında. Amerika’nın açıktan verdiği dolarlar, ki özellikle Asya piyasalarına gitti bu dolarlar, Asya’daki üreticiler tarafından, doğal olarak, kendi ülkelerindeki merkez bankalarından yerel paralarına çevrildi. Dolayısıyla o ülkenin merkez bankası da dolarları alıyor ve karşılığında yerel para vererek dolar rezervi biriktirmiş oluyor. Normalde bir ülke piyasadan para çekmeden dolarları alıp karşılığında yerel para verirse bunun enflasyon yaratması beklenir. Ancak son beş-altı yılda gelişmekte olan ülkelerde böyle bir süreç ortaya çıkmadı, çünkü enflasyon artmadı. Global anlamda baktığınızda Çin’den dolayı enflasyon artmadı, artamadı. Çünkü Çin hemen her türlü ürünü en ucuz ve bol şekilde üretip dünya piyasalarına dağıttı. Dolayısıyla inanılmaz bir yerel para bolluğu ortaya çıktı. Dünyadaki likitideyi yaratan temel mekanizmanın bu olduğunu düşünüyorum. Yani başta Asya olarak gelişmekte olan ülkelerdeki paranın sterilize edilememesi. Bu ülkelerde yerel para artınca hızlı büyümeler gerçekleşti, borsalar arttı. Ve bu ülkelerde ciddi rezervler birikti. Ancak şimdi bu süreç yavaş yavaş değişmeye başladı.
Ben bu sürecin henüz tam olarak sonuna gelmediğini düşünüyorum. Yani bir yavaşlama var ama süreç henüz sonuna gelmiş değil bana göre. Çünkü bu sürecin yavaşlaması için Çin’in, Avrupa’nın çok ciddi yavaşlaması gerekiyor ki dünya ihracatı azalsın. Tabi ki Amerika’nın ithalatı azalacak, ama dünya ihracat-ithalatı bir şekilde belli bir dengeye gelerek devam edecektir diye düşünüyorum.

Bugün Amerikan ekonomisi 14 trilyon dolarlık bir büyüklüğe ulaştı. Gelişmekte olan ülkelerde ise 7-8 trilyon dolarlık bir rezerv var. Amerikan ekonomisindeki bu sorun, esas itibariyle 60-70 milyar dolalrık çok riskli bir subprime mortgage piyasasından ortaya çıktı. Çünkü bir kez geri ödemelerin yapılamayacağı endişesi piyasalarda oluşunca buradaki kriz diğer yerlere de sıçramaya başladı. Mesela bir banka verdiği bir subprime mortgage kredisini teminat göstererek bonolar çıkarıyor ve bunları dünyanın birçok yerinde satıyordu. İşte bu kağıtların değeri oluşamayınca sıkıntı oluştu. Çünkü bu kredilerin sağlam olmadığı endişesi ortaya çıktı. Bunların bir kısmı battı zaten. Bunların değeri oluşamayınca fiyatları düştü ve bunlardan dolayı birçok büyük banka ve finansal kurum zararlar açıkladı. Yani görece küçük sayılabilecek bir piyasada ortaya çıkan bir kriz belki de trilyonlarca dolar zarara varabilecek bir çalkantı yaratmaya başladı.

Peki bu sorunun çözümü için atılan adımlar 2008 yılında bu sorunu durdurabilir mi? Şu anda Amerika’da atılan ve diğer merkez bankalarının da desteklediği adımlar bu sorunu bir süre sonra kısmen çözecek gibi gözüküyor. Ama bu söylediğim kısa vadede ne olabileceğine ilişkindir. Orta vadede ise Gülten hocama katılıyorum, Amerika’nın her on yılda bir yaşadığı durgunluk bu sefer daha ciddi biçimde yaşanacak ve belki de dünya ekonomisinde daha yapısal değişikliklerin olacağı yeni bir dönem başlayacaktır. Ancak kısa vadede baktığımız zaman Fed’in ciddi biçimde faizleri indirdiğini görüyoruz; bunun anlamı yüksek faiz nedeniyle kredilerini geri ödeyemeyen insanların kredilerini geri ödeme imkanınına kavuşması demek. İkinci olarak da Amerikan hükümetinin açıkladığı tedbir paketi, tüketim ve harcama eğilimi son zamanlarda azalan tüketicinin vergi indirimleri ve diğer teşviklerle harcama eğilimlerini bir miktar artıracaktır. Bu da kısmen etkili olacaktır. Bir diğer nokta var ki bence bu daha önemli: Amerika’da şirketler sadece kendi zararlarıyla ilgileniyorlar. Ancak bu şirketlerin verdiği kağıtları sigorta eden daha büyük sigorta şirketleri var. Bu şirketlerin bonolarının değeri düşmeye başlayınca o şirketlerin derecelendirme notları da düşmeye başlamıştı. Böylece bu finans kurumlarında batma ihtimali ortaya çıkmıştı. Şimdi Amerikan hükümeti bu şirketlerin zararlarını telafi etmek için doğrudan ya da dolaylı adımlar atma kararı aldı, ki bu bence önemli bir nokta. Seçim yılında olunmasına rağmen Amerikan hükümeti 200-300 milyar dolarlık bir yükü göze alarak gerekli tedbirleri almaya gayret ediyor. Tabi bunlar sorunun sadece ertelenmesi anlamına gelebilir, ki muhtemelen böyle olacak.

Burada önemli bir diğer husus da başta Çin olmak üzere Asya ülkelerinin Amerika’dan bağımsız olarak büyüyüp büyüyemeyeceği meselesidir (ki buna decoupling, yani ayrışma teorisi, deniyor). Bu tedbirlerle Amerikan ekonomisindeki ihracat trendi bir süre içinde toparlanabilir, ama tekrar etmekte fayda var, bu söylediğim daha çok kısa vade için geçerli. Uzun vadede daha sorunlu bir sürecin bizi beklediğini söyleyebiliriz.

Peki bu süreçte Türkiye’nin durumu ve görünümü nasıldır, biraz da ona bakalım. Türkiye’nin son üç yılda net 45 milyar dolar sermaye girişi sağladığını görüyoruz. Buna karşın, cari açığımızın geçen yıl 36, bu yıl da tahminen 40 milyar doların üzerinde olacağı görülüyor. Dövizin fiyatı dediğimiz şey, döviz piyasasında oluşan ve dövizin arz ve talebi anlamında anlaşılması gereken şeydir. İşte bu 45 milyar dolar aslında döviz arzıdır. Cari açığımız ise döviz talebimizdir. Yani Türkiye’nin döviz arzı son yıllarda 45 milyar dolar olurken döviz talebimiz ise bunun altında gerçekleşti. Dolayısıyla döviz arzı döviz talebinden daha fazla olduğu için döviz kurları da düştü ve epeyden beri öyle devam etmekte. Şimdi baktığımızda Türkiye’nin bu yılki cari açığının, yani döviz talebinin 43 milyar dolar seviyelerinde olması bekleniyor. Demek ki Türkiye’nin bu yıl da en azından 45 milyar dolar civarında bir döviz arzı gerçekleştirmesi gerekiyor ki döviz kurları üzerinde yükselme eğilimi oluşmasın. En kritik soru da burada ortaya çıkıyor: Türkiye bu 45 milyar doları bu yıl nereden bulur?
Bu paraların temelde iki kaynağı var; bir tanesi doğrudan yatırımlar, yani özelleştirme şeklinde gerçekleşen satımlardır. Türkiye geçen yıl bu şekilde 20 milyar dolar girdi sağladı. Diğer kaynak ise reel sektörün aldığı kredilerdir. Sadece geçen yıl reel sektör 33 milyar dolar kredi almıştır. Şimdi kritik soru şudur: Türkiye son yıllarda sağladığı yıllık 20 milyar dolarlık doğrudan yatırımı bu yıl da sağlayabilir mi? Sağlayamazsa döviz talebi nereye gider ve kurlar ne olur?

Eğer bu yıl dünya ekonomisinde büyük bir kriz yaşanırsa, ki ben bunu düşük bir ihtimal olarak görüyorum, o zaman Türkiye bu parayı bulmakta çok zorlanır. Ama eğer dünya ekonomisi bu yıl büyük bir kriz yaşamazsa o zaman Türkiye bu 20 milyar doları yine bulabilir diye düşünüyorum. Bu yıl için Halkbank konuşuluyor, 10 milyar dolar civarında rakamlar telaffuz ediliyor. Köprü ve otoyollar var, Migros var, elektrik üretim ve dağıtım işi var. Yabancı finans kurumlarının yaptığı listelere baktığınız zaman Türkiye’nin bu yılki tüm özelleştirmeleri yaklaşık 35 milyar doları buluyor. Dolayısıyla Türkiye bu finansmanı sağlayabilir. Ama benim gördüğüm, Türkiye’nin elinde satacak unsurlarını sattıktan sonra 2009-2010 gibi ciddi bir cari açık ve finansman sorunuyla karşı karşıya kalma ihtimali söz konusudur. Dolayısıyla dünya ekonomisinde de o yıllarda daha ciddi bir sorunla yüzleşme ihtimalimizi düşünürseniz o zaman Türkiye’nin daha büyük bir sıkıntıya göğüs germesi gerekecektir. Bu bakımdan cari açığa ilişkin şimdiden ciddi tedbirler almak gerekmektedir. Türkiye’de hükümetin daha pro-aktif olması gerekmektedir bana göre. Cari açık sorunu kapıya dayandıktan sonra aktif olmak bir işe yaramayacaktır. Buna şimdiden tedbir almak gerekmektedir. Şu anda vakit varken gerekli tedbirleri almak lazımdır. Eğer cari açığın kendisini azaltmak yönünde gerekli tedbirler alınabilirse bu sorunun daha küçük zararlarla atlatılabileceğini düşünüyorum. Teşekkür ediyorum.

Murat Soycengiz:

Hepinize merhabalar. Ben esasında sürece global bir perspektiften bakmak gerektiğini düşünüyorum. Petrol fiyatları artmaya başladığı zaman petrol ihraç eden ülkelerde bu durum otokratik bir durum yarattı. Petrol fiyatlarını içeren kağıtlar değerinin belki de on misliyle satılmaya başladı. Ama bunun karşılığında o miktarda petrol yoktu ki. Yani onbin varil petrol varsa yüzbin varile göre bir tablo oluşturuldu. Yani üretilmiş olan petrolün on misli bir future contract yarattığınız zaman sorun başlıyor. Ama bunun gerçekte bir karşılığı olmadığı için suni olarak yaratılmış olan bu fiyatlar aynı şekilde aşağı iner. Çünkü yaratılan future contract’lar birgün bir şekilde geri çevrilmek durumundadır. Bugün yapıplan faizleri indirme yaklaşımı ise maliyetleri düşürmediği gibi bilakis yükseltecektir.

Bir diğer husus da düşük veya orta gelirli insanları bir biçimde kredilendirerek ev sahibi yapma süreci ve bunun yarattığı krizdir. Eğer siz geliri az olan insanlara büyük miktarda kredi verirseniz o bir süre sonra parayı geriye ödeyemeyecektir elbette. Bunun yarattığı bir sarmal var elbette ve bu durum eksik tüketim krizine sebep olmaktadır. Şu anda dünyadaki en ciddi sorun, eksik tüketim sorunudur. Bu gidişin sonucu hegemonik krizdir. Amerika’daki hegemonik kriz en sonunda dünyayı parçalayacaktır. Bu parçalanmada Türkiye kendisine nasıl bir pozisyon alacaktır, bence bunu tartışmalıyız.

Bir diğer nokta ise rezerv parasına ilişkin tartışmalardır. Burada bir misal vereyim, 2009’dan sonra Rusya petrol ve doğalgazını ruble üzerinden satacaktır. Bu esasında sadece ekonomik değil aynı zamanda siyasal ve hegemonik bir tehdit/kriz yaratabilecek bir durumdur.

Bir başka nokta ise SIV’lar ile ilgilidir. Mesela biz bugün burada Amerika’daki mortgage krizini, faiz indirimini tartışıyoruz; ama bu meseleler gidip Londra’da SIV olarak karşımıza çıkıyor. SIV dediğimiz şey Special Investment Vehicles (Özel Yatırım Araçları) olarak anlaşılabilecek future contract yapan yatırım araçlarıdır. Eğer future contract’lar biraz daha düşerse o zaman bu SIV’lar çok daha büyük zararlar görebilir ve hatta sıfırlanabilirler. Dolayısıyla burada ikili bir durum var: Siz faizleri düşürdüğünüz anda durgunluğu yaratacak olan mekanizmayı güçlendiriyorsunuz; faizleri yükselttikçe resesyonu yaratıyorsunuz. Burada hangisinin daha tercih edilebilir olduğu önemlidir. Bu tercih daha çok ABD ile ilgilidir. Ben Avrupa Merkez Bankası’nın bu oyunu oynamayacağı yönünde verdiği kararı tutarlı buluyorum. Teşekkür ediyorum.

-Soru Cevap-

Soru: ABD dolarının uluslararası rezerv olma vasfını kaybetmeye başladığı konuşuldu. Bazıları AB avrosunun bu görevi devralabileceğini söylüyor. Ama bana kalırsa AB merkez bankası ve ülkelerin çoğu böyle bir şey istemeyecektir. Çünkü bunu kaldıramayacaktır. Bu noktada sorumu şu şekilde ifade edeyim: Acaba temel sorun doların mı yoksa avronun mu rezerv parası olması değil de bundan sonra tek başına herhangi bir paranın rezerv parası olma niteliğini yerine getiremeyecek olması mıdır? Dolayısıyla sorun doların durumu değil uluslararası likitide sorunudur diyebilir miyiz?

G. Kazgan:
Bana kalırsa AB bu kadar da sorunlu bir yapı değil. Ben AB’nin belli istikrar noktalarına sahip olduğunu düşünüyorum. Sosyal harcamalar da bu istikrar noktalarının başında gelmektedir. Ben ayrıca AB’nin likitide yaratmada da eğer isterse birşeyler yapabileceğini düşünüyorum. AB’nin temel sorunu siyasi anlamda tam bir merkezinin olmamasıdır. Eğer bunu aşabilirlerse o zaman Batı’nın istikrar merkezi olma vasfını ekonomik ve siyasi olarak da gerçekleştirebilir. Bana göre önümüzdeki süreçte sadece ABD veya AB değil, her ikisinin de birlikte oldukları bir Batı blokunun olacağını ve onların karşısında da bir Asya/Doğu bolkunun olacağını düşünüyorum.

Soru: 2009-2010 yıllarına gelindiğinde bizi daha ciddi bir tehlikenin beklediği ama eğer bugünden gerekli tedbirler alınırsa o zaman bu sürecin az hasarla atlatılmasının mümkün olabileceği söylendi. Bu noktada ne gibi tedbirlerden bahsedilebilir, hükümet nasıl bir yaklaşım izleyebilir?

E. Aslanoğlu: Herşeyden önce Türkiye’nin yabancı yatırımlar konusunda az riskli bir ülke olduğu algılamasını devam ettirmesi gerekir diye düşünüyorum. Yani yatırımcıyı ülkemize çektiğimiz unsurları güçlendirmemiz gerekiyor. Bu noktada düşük enflasyon ve AB reform süreci bence çok önemlidir. Diğer önemli nokta cari açığımızın esastan ele alınmasıdır. Bunun için de Türkiye’nin iyi olduğu alanlarda dünya ile daha stratejik bir ekonomik işbirliğine girmesi gerekir. Ayrıca enerji alanında mutlaka maliyetleri düşürücü adımların atılması faydalı olacaktır. Son olarak da kur politikamızı yeniden gözden geçirmeliyiz. Dalgalı kur politikasına bu kadar takılmamıza gerek yok. Ben buna alternatif olarak yönetilen kur politikasının daha uygun olabileceğini düşünüyorum. Hem Asya hem de AB ülkelerinin çoğu bu tip yönetilen kur politikasını uygulamaktadır. Türkiye kur politikasını çok fazla piyasalara bırakıyor; bu noktada yapılacak birtakım düzenleyici çalışmaların kriz süreçleri öncesinde önemli olduğunu düşünüyorum.

Soru: 2008 yılına ilişkin görüşler ortaya kondu, peki bu yılın sonu ve 2009 yılı için konuşacak olursak bu kadar karmaşık bir ortamda piyasalar olumlu bir referans noktası nasıl bulabilecektir?

M. Soycengiz: Bugün Amerika’da birçok yanlış finansal süreçler yönetimi ortaya çıkıyor. Fed başkanı diyor ki, biz 1929 krizinde yaptığımız hatayı şimdi yapmıyoruz. Peki ne yapıyorsunuz, para basıp piyasada faizleri düşürüyorsunuz. Ama enflasyon tehlikesinin ciddi bir tehlik olduğunu da görmek lazımdır. Sürecin Türkiye ile ilgili boyutuna bakalım. Nedendir bilmiyorum ama Türkiye’de cari açık vermeyi neredeyse çok onurlu bir şey sayanlar var. Dünyada hala bu kadar fazla cari açık veren ender ülkelerden biriyiz. Amerika’nın yanında bir de biz varız bu kadar cari açık veren. Herhalde yarın Amerika’daki kriz tüm dünyaya yayıldığında Amerika’ya biz yoldaşlık yapacağız! Bu noktada tasarruf oranlarına bakmak lazım. Türkiye tasarruf oranlarında çok kötü bir yerde ve buna mutlaka dikkat etmemiz lazım. Yarın finansal zincir kırıldığında herkes kendi tasarrufuyla başbaşa kalacaktır. Az önce Merkez Bankası örneği verildi, ki çok yerinde bir örnek oldu. Merkez Bankası’nın elindeki iyi miktardaki rezerv cari fazladan dolayı oluşan rezervdir. Bu rezervin bir kısmı zaten arkası boş rezervlerdir; sadece başka merkez bankalarıyla arasındaki karşılıklardan oluşmaktadır. Bu rezervin sadece bir kısmı gerçek rezervdir, bunu unutmayalım. Türkiye’nin en temel sorunu yatırım ile tasarruf arasındaki dengenin bozulmuş olmasıdır. Bu denge oluşmadan Türkiye’nin ekonomik süreçleri doğru bir noktaya getirmesi çok zor olacaktır.

Büyük Birlik Partisi Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu'nun Konuşması

Herşeyden önce böyle bir toplantıya katılmaktan dolayı memnun oldum, çok faydalı bir toplantı olduğu kanaatindeyim. Ben Türkiye’nin ekonomik görünümü açısından ne çok ümitli ne de çok karamsarım. Eğer gerekli tedbirler alınabilirse az zararlar bu süreçleri geçirebileceğimizi düşünüyorum. Ama şu anki mevcut sıcak paraya dayalı politikanın doğru olmadığını düşünüyorum. Yarın satacak bir şey kalmadığı zaman ne yapılabilir diye şimdiden iyi düşünmek gerekmektedir. Eğer sıcak para girişi üzerinden birşeyler yapılacaksa o zaman da Körfez sermayesinin girişini kolaylaştıracak adımlar gerekebilir; hükümetin bu süreci iyi yönetmesi gerekir. Ekonomik açıdan baktığınızda durgunluk ciddi bir sorundur. Eğer piyasaların sürtüşmesinden veya buna benzer sebeplerden dolayı enflasyon düşerse sorun yok; ama bugünkü gibi piyasaların durgunluğundan dolayı enflasyonun düşmesi söz konusu ise o zaman sorun var demektir. Dolayısıyla piyasaların hareketlenmesi, ekonominin hareketlenmesi gerekli bir süreçtir, buna göre tedbirleri almak doğru olacaktır. İnsanları harcama yapamaz duruma getirerek enflasyonun düşürülmesi doğru değildir kanaatindeyim. Buna ilaveten ben, Türkiye’nin AB sürecine mahkum olmadan Hazar Bölgesi’ne motive olmasının daha anlamlı olacağı kanısındayım; o zaman hem ciddi bir enerji havzasında yer alma hem de tarihi/kültürel ortaklığımızın çok daha fazla olduğu bir coğrafyayla içiçe olma imkanımız olacaktır. Bu da Türkiye için hem ekonomik hem de siyasal açıdan daha ufuk açıcı bir süreç anlamına gelecektir. Tedbirli olalım ama telaşlanmayalım diyorum. Teşekkür ediyorum.

İ. Öztürk: Değerli misafirler, bu akşamki bu güzel toplantımızı burada noktalıyoruz. ADAM Sosyal Bilimler Araştırma Merkezi yine özgünlüğünü ortaya koyarak birbirinden değerli ve farklı isimleri biraraya getirdi ve bu son derece yararlı çalışmaya ev sahipliği yaptı. Katıldığınız için hepinize teşekkür ediyoruz. Esen kalınız…

ADAM Sosyal Bilimler Araştırma Merkezi

www.ekopolitik.org

 
Bu habere henüz bir yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapabilirsiniz.  
Ad-Soyad :
Mesaj :
   
 
 
© Copyright 2007 www.ekopolitik.org
Bu sitedeki bütün görsel ve yazılı içerik ekopolitik.org'a aittir. İzin alınmadan kullanılması yasaktır...
Bu Sitenin Web Sitesi Tasarımı ve Dinamik İçerik Yönetimi Red Bilişim Tarafından Geliştirilmiştir.