FLORANSA --- Şiddetli bankacılık krizi uzun süre devam edecek sancılı bir karmaşa ortamı doğurdu; fakat aynı zamanda bazı şaşırtıcı gelişmelere de neden oldu. Krizin hemen ardından çıkarılan dersler nihai sonuca nasıl gelindiğine ilişkin kayda değer bir sonuç ortaya koymadı. Kimin suçlu olduğu ile ilgili sorulara hemen belli cevaplar verildi; fakat bu yanıtlar ortaya çıkan finansal manzaranın yeni şekline pek de uyum göstermiyordu.
2007 yılında başlayan kriz, Amerika’daki sub-prime mortgage piyasası ve “iflas etmeyecek kadar büyük (too big to fail)” Amerikan bankalarında kendini gösterirken, ilk aşamada Amerikan finansal kapitalizminin sonunu tahmin etmeleri için birçok gözlemciyi harekete geçirdi. Fakat bu krizden en çok etkilenenler diğer ülkelerdeki bankalar oldu ve şu an herkesin “en zayıflar” olarak bildiği bazı bankaların da aralarında bulunduğu birkaç Amerikan bankası bu krizin sonucunda büyüyerek uzun vadede krizin kazananları olacak. Nitekim, vergi mükelleflerince piyasaya enjekte edilen para Amerikan kapitalizmini yeniden ayağa kaldırmış bulunuyor.
Krizden çıkarılması gereken sonuçların açık bir şekilde ortaya koyulamamasının altında yatan neden finansal faaliyetlerin tuhaf bir yapıda olması. Bankacılık doğal olarak rekabetçidir; fakat rekabetin çok iyi işlediği bir sektör değildir.
Finansal faaliyetin özü bilgi ağlarına, ve işlem yapılan piyasaya ilaveten yeni pazarlar oluşturma yeteneğine dayanır. Son iki yılda açık bir şekilde görüldüğü üzere büyük olmanın dezavantajları olduğu gibi tartışmasız avantajları da vardır. Zira, piyasalar sadece birkaç firmanın kontrolü altındadır.
Bankacılığın ulusal ölçekte, güvenli bir şekilde düzenlendiği ve istikrarlı olduğu eski günlerde, önde gelen üç veya dört banka bir araya gelerek oligopol oluşturmaya yönelirdi. Söz gelimi İngiltere’de Barclays, Lloyds, Midland ve National Westminster; Almanya’da Commerzbank, Deutsche ve Dresdner bankaları buna örnektir. Şartlara ve faiz oranlarına karar veren resmi ve gayri resmi banka kartelleri ile ilgili her zaman bir takım şüpheler olur ancak düzenleyiciler genellikle bu tip şüpheleri görmezlikten gelirdi.
1990’larda ve 2000li yıllarda yaşanan küreselleşme, küresel piyasayı birkaç bankanın paylaşacağı yeni bir atmosfer yarattı. Bankalar finansal küreselleşmenin avantajından yararlanabilecekleri bir konum elde edebilmek için belirli tedbirlere başvurdular ve düzenleyici rejimlerin en az kısıtlayıcı olduğu yerlerde faaliyet göstermeye başladılar.
Bankalar hızlı bir şekilde büyüdü ve büyümeleri neticesinde bir takım problemler ortaya çıktı. Bankalar büyüdükçe artan farklı faaliyetlerin yönetimi zorlaştı. Uyumsuz yazılım sistemleri, düzenbaz çalışanlar ve faaliyet gösterdikleri farklı ülkelere hesap verme gereksinimi gibi problemlerle karşılaştılar.
Kaçınılmaz olarak dünyadaki en büyük bankalar da sıkıntı yaşadı. 1990’larda dünyanın en büyük bankaları Japon bankalarıydı. Daiichi Kangyo’yu şu an kim hatırlıyor?
Finansal kriz en büyük rekabet avantajlarının nerede olduğu sorusuna yeni bir cevap getirdi. Bankaların gözünde en açık ibret, bir kurtarmanın potansiyel maliyetleriyle başa çıkabilecek güçlü bir ulusal hükümete duyulan ihtiyaçtı. Artık önemli olan, en makul düzenleyici rejimin bulunduğu değil, cüzdanı en şişkin olan ülkeye yatırım yapmak. Küçük çaplı hükümetlerce yönetilen küçük topraklardaki büyük bankaların çoğu çaresiz durumda. Amerika, Bank of Amerika veya Citigroup gibi devlerin sorunlarını çözebilecek büyüklükte bir ülke. Keza, Çin de fazla miktarda kötü kredi portföyüne sahip olan büyük bankalarıyla başa çıkabilir.
Avrupa bankaları daha tehlikeli bir durumda. Nitekim, enfeksiyona kapılan finans sektörünün tüm ülkeyi harap ettiği İrlanda ve İzlanda örneği herkes tarafından biliniyor. Fransa ve Almanya’da bile büyük ve uluslar arası bankaların kurtarılması için gereken meblağ hükümetlerin kapasitesini aşıyor. Ayrıca, bir kurtarma operasyonunda hangi ülkenin ne oranda rol alacağı konusunda da bir çözüm karmaşası var. Mesela Orta Avrupa bankaları, bir Alman bankasının satın aldığı bir Avusturya bankası tarafından kontrol ediliyor; daha sonra bu Alman bankasını bir İtalyan bankasının satın almış olması olayı daha karmaşık bir hale getiriyor.
Sonuç olarak ulus ötesi kurumlar bankacılık denetim ve düzenlemesine (dolaylı olarak da bu denetim ve düzenlemenin başarısız olması durumunda ortaya konacak mali kurtarma planlarına) Avrupa merkezli bir yaklaşım getirilmesi için lobi faaliyetlerinde bulunuyorlar.
Avrupa rekabet kuralları kurtarılması gereken bankalar için tasfiye ve küçülmeye gidilmesini öngörüyor. 2009’da bir müddet dünyanın en büyük çokuluslu bankaları listesinde başı çeken Royal Bank Of Scotland gibi kurumlar Avrupa Birliği Rekabet Genel Müdürlüğü tarafından küçültülüyor.
Nispeten daha güçlü bankalar bile sermaye rezervlerini artırmaları için baskı altında tutuluyor. Bu durum bankaların kredi kesintisine gideceği ve bunun neticesinde mali krizin ekonomi üzerindeki etkilerinin daha da vahimleşeceği anlamına geliyor.
Amerika’da ise hükümet büyük bankalara küçük ve çaresiz bankaları satın almaları yönünde baskı yaptı ve şu an da bu bankaların daha fazla kredi vermesi için elinden geleni yapıyor.
Hükümetlerin verdikleri tepkiler çelişkilerle dolu. Bankacılık sisteminin rekabetçi olması için daha fazla ısrarcı olduğumuzda bireysel bankalar daha büyük riskler alacaktır. Devreye girmek için daha fazla hükümet hazır oldukça ve bu hükümetlerin kaynakları daha fazla oldukça, büyük bankalar ve büyük ülkeler daha fazla talep görecektir.
Küreselleşmenin son yirmi yılı küçük, şeffaf ekonomilerin küresel liderler olarak ortaya çıkışına şahit oldu. Önümüzdeki yirmi yıl ise büyük, güçlü ülkelerin finansal üstünlük yarışında kazananlar yaratmak için devlet kaynaklarını harekete geçirdikleri farklı bir küreselleşme yaşayacak.
(Project Syndicate, Ocak 2010, Why Bigger Banks Will Get Bigger)