Hazırlayan: Ayşenur Bulut*
Bu kitap Amerikan üniversitelerinin nasıl ve niçin din ile birlikte tanımlandıklarını izah etmektedir. Bu iki soruya yani nasıl ve niçin sorularına cevap aramaktadır yazar. On dokuzuncu yüzyılın sonlarına kadar Protestan mirasını paylaştı bu okullar. Üniversite kurucularının ve gönüllülerinin ilk nesli aktif Protestanlardı. Hıristiyan mirasını yücelten Protestan ahlakı değerlerini paylaşan görüş ve sahip oldukları sermaye ile Amerikan üniversitelerinin ilk öncüleri -bunlara ikinci ve üçüncü nesil de dahil- bu durumlarını 1960ların başına kadar korudular. Bu tarihten sonra sekülerleşmenin kesin dönemi başlamıştır.
Amerikan üniversiteleri kuruluşlarından itibaren devlet destekli olmuşlardır. Bu destek II. Dünya Savaşı döneminde de sürmüştür. Pazar günleri kilise ayinlerine zorunlu katılım ve tapınakların hizmeti ile güçlü sermaye yardımı bu desteğe örnek teşkil eden uygulamalardır. Savaş döneminde de ülkedeki en iyi üniversiteler, kuruldukları dönemlerde olduğu gibi, birer ilahiyat okulu gibi işlev görüyordu.
On dokuzuncu yüzyılın sonlarına geldiğimizde, üniversitelerin kuruluşunda hakim olan Protestanlık zamanla yerini dinin kültürel yorumuna bıraktı. Bu yorum tamamen sekülerleşmemiş okulların, sekülerizmden önceki dönemidir. Yani tam bir sekülerleşme dönemi görmemekteyiz.
Amerikan üniversitelerinin kampüslerinde dini aktiviteler vardı. Protestan kurucular teknik ve ekonomik güçlerini eğitimde de gösterdiler. Üniversitelerde verdikleri eğitim hep Hıristiyan- Protestan mirasını aktarmak yönünde idi. Bu bir idealdi. Aydınlanmanın gelişen bilimsel standartları, Amerikan cumhuriyetçi ahlaki değerleri, bireysel gelişimin romantik prensipleri Amerikan Protestan mirasını destekleyici ve yardım edici öğelerdi.
Aydınlanma’nın getirdiği bazı değerler Amerikan üniversitelerinin bir nevi sonunu getirdi diyebiliriz. Tamamen dini vurgu ile kurulan ve hizmet veren bu okullar, aydınlanmanın evrensellik, çoğulculuk, rasyonalite ve sekülerleşme gibi ilkeleri ile değişerek zamanla dinden uzak bir vizyona büründüler.
Liberal Protestanlık sadece din ve felsefeye yardımcı olması açısından, aslında bilimin dinden ayrı bir şey değil din ile bütün bir yapıda olduğunun kabulu şartıyla Amerikan üniversitelerindeki entelektüel yaşamın yer alan bilimsel doğalcılığa izin vermişti.
Ancak profesörler tamamen rasyonellikten yanaydı. Dinin etkisinin azalıp aklın ön plana çıkmasını istiyordu. Piyasada öğrenciler, bazı meslek sahipleri ve halk özgün Hristiyan etkilerini üniversitelerden uzak tutmaya çalışırken profesörler de dinden bağımsız, özgür bir akademik çalışma içindeydiler. Ekonomik ve lojistik destek dışarıdan gelirken profesörler de içeriden üniversitelerdeki din fonksiyonunu azaltıyordu. Yirminci yüzyılın ilk başlarında yöneticilerin nüfuzlarını kırarak akademik kültür için kendi profesyonel standartlarını üniversitelere yerleştiriyorlardı.
Dini konu ve alanlarda en iyi en göze çarpan profesörler aynı zamanda üniversitede kendisinden en çok söz edilen hocaydı. 1909’da Kozmopolitan dergisinde Harold Bolce’nin anlattıkları 1916’da James Leuba’da yankı buluyordu. Aynı yılda yayınlanan “ Allah inancı ve ölümsüzlük: Psikolojik, Antropolojik ve İstatiksel bir Çalışma” isimli tezinde aslında bilimsel bir karakterle yaratılan dine bir de pragmatist yorumlar kazandırıyordu. Geleneksel Hristiyan öğretilerine karşı septikliği yücelten üslubuyla ele aldığı tezinde dine şüpheci yaklaşıp, sorular sorarak rasyonel bir yoruma kapı aralıyordu. Bunu yaparken septisizmin entelektüel başarısını ve gücünü kullanıyordu.
Kitap, Amerikan üniversitelerinin tarihi evrelerini ve değişim sürecini aşama aşama vermektedir. Ayrıntı bir şekilde verilen bölümlerin her birinde bu üniversitelerin zihni yapısına yakından bakmamızı sağlayan bilgiler mevcut.
Üç bölümden oluşan kitabın birinci bölümünde Protestanlığın güçlü etkisinin Amerikan okullarına nasıl etki ettiği, kinci bölümde bilim çağında Amerikan üniversitelerinin tanımlanması ve üçüncü bölümde de bağların çözülüşü anlatılıyor. İkinci bölümde ayrıntılarına girerek Amerika’daki üniversitelerin mahiyetleri ve zamanla nasıl pozitivist ve seküler okullara dönüştükleri örnekleriyle anlatılıyor. Princeton, Harvard, Yale ve California okullarının aydınlanmanın getirdiği fikirlerden nasıl etkilendikleri ve liberalleştikleri anlatılıyor. İkinci bölümdeki örneklemelerin ardından üçüncü bölümdeki değerlendirmeler ile bu okulların serüvenine dair çok kapsamlı bilgiler yer almaktadır.
Yazarın bu kitaba neden Amerika’nın ruhu ismini verdiği üzerinde duracak olursak, kitabın tamamında açıklandığı üzere, bu okulların kuruluşunda dini gayeler söz konusu idi. Protestanların, Protestan mezhebine hizmet ve Hıristiyan mirasını yaymak amaçlı kurdukları bu okulların eğitim, bilim ve teknik yönlerini değil de dini yönlerini “ruh” kavramı içinde ele almaktadır. Varlıklarını, kurucularının sahip oldukları dine borçlu olan bu okullar, Aydınlanma’nın ve Fransız Devrimi’nin getirdiği ilkeler ile birlikte tam bir değişim geçirmiş, dini bir kuruluştan dinden uzak bir yapıya evrilmişlerdir.
*Ayşenur Bulut Ekopolitik araştırmacısı olup, çalışmalarına devam etmektedir.