Ekopolitik Haber Portalı Anasayfası  
10 Eylül 2010 Cuma
Dosyalar

Türkiye’nin Büyük Çatısı: “Mezkûr Meçhul Mesele” Çalıştay ve Konferans Transkripsiyonları

Türkiye-Kuzey Irak Dosyası

Küresel Kriz ve Türkiye Raporu

Türkiye'nin İsrail ile ilişkilerinde son zamanlarda takındığı tutum Batı ile ilişkileri ne düzeyde etkiler?



Günlük bülten almak için e-postanızı giriniz...
 
 
 
Le Figaro: Gianfranco Fini, Berlusconi’nin partisinin sonunu duyurdu, ancak anlaşma önerdi. ...    Haaretz: ABD Başsavcısı Eric Holder, 11 Eylül saldırısını anmak için Florida kilisesinde Kur’an yakılmasını aptalca bulduğunu açıkladı. ...    Haaretz: Fidel Castro, Ahmedinejad’a Yahudileri karalamayı bırakması gerektiğini söyledi. ...    The New York Times: Güney Kore 126 İranlı şirketi hedef göstererek ekonomik yaptırımlara başladı. ...    The New York Times: Üst düzey Çinli yetkililer ABD ile açık anlaşmazlıklar yerine müzakerler için çağrıda bulundu. ...    Al-Ahram: İsrail, Avrupalı ve Amerikalı insan hakları kuruluşlarının düzenleyeceği filonun önünü kesmeye hazırlanıyor. ...    Al-Quds Al-Arabi: General Petraeus, Amerika'daki bir kilisenin Kuran yakma çağrısını “çıkarlarını” koruma açısından tehlikeli buluyor. ...    As Safir: Obama, Yahudilerin yılbaşını kutladı; Netenyahu, başlatılan müzakerelerin başarılı olacağından şüpheli. ...    Al-Hayat: Baradey, sistemi “kaos”a karşı uyardı ve Mısırlılara seçimleri boykot etmeleri çağrısında bulundu. ...    Asharq Al-Awsat: Irak'ta “direniş”i sürdüren “İslam Ordusu Örgütü” yurt dışındaki yönetici kadrosunun yetkisizliğini ilan etti. ...    Tishreen: İran, Türkiye ve Brezilya'nın Viyana grubuna dahil edilmesi talebini yineledi; müzakereye hazırız, dedi. ...    Al Ahram: İran devrim muhafızlarının bir komutanı savaş durumunda bölgede bulunan yüze yakın Amerikan üssünü hedef alacaklarını söyledi. ...    Al Quds Al Arabi: İsrail'deki bazı çevreler Irak'ta bulunan Tevrat'ın oldukça nadir bir kopyasını kaçırdıklarını doğruladılar. ...    Al Hayat: El Kaide, Uyanış Konseyleri ile çatışıyor; Diyala kentinin bazı bölgeleri birkaç saatliğine El Kaide'nin eline geçti. ...    Şark Al Awsat: Türkiye'nin İsrail'le şiddetli anlaşmazlığı taraflar arası dostluğu etkilemeyecek; Türkiye, İsrail'e radar siparişi verdi. ...    New York Times: Google özel bilgileri yanlışlıkla topladığını söyledi. ...    As Safir: Sınır kenarındaki tatbikat izleyen Netenyahu konuştu: İran, Suriye ile aramızda savaş çıkarmaya çalışıyor. ...    AP: Hz. Muhammed’in karikatürlerini çizerek Müslümanları öfkelendiren İsveçli Lars Vilks, Salı günü yaptığı açıklamada bir üniversitede konferans verirken saldırıya uğradığını söyledi. ...    Al Quds Al Arabi: Mısır’da olağanüstü hal yeniden uzatıldı; seçimlerde hile yapılacağına dair itirazlar yükselmeye devam ediyor. ...    FT: Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) başkanı Dominique Strauss-Kahn, euro bölgesindeki ülkelerin, uluslararası bütçe koordinasyonunu getirecek yeni bir sisteme yönelik büyük adımlar atması gerektiğini söyledi. ...    Al Sabaah: Hukuk Devleti listesi ile Ulusal İttifak yeni hükümetin kurulması konusunda bir takvim belirledi. ...    Haaretz: Olmert: Abbas benim barış önerime hiç yanıt vermedi. ...    Le Monde: NATO güçlerince Pakistan’ın kuzeyinde düzenlenen hava saldırısında üst düzey bir El Kaide militanı hayatını kaybetti. ...    NYT: Batı’dan beklediğini bulamayan Türkler kayıp imparatorlukla eğleniyor. ...    

KONFERANS

 

Türkiye’nin Büyük Çatısı: “Mezkûr Meçhul Mesele”-17 Kasım 2009 Konferans Transkripsiyonları

 

Ekopolitik Türkiye'nin Büyük Çatısı: "Mezkur Meçhul Mesele" başlıklı 16 Kasım çalıştayının devamı olarak 17 Kasım'da İstanbul Ticaret Üniversitesi'nde gerçekleştirilen bir konferans tertip etti. Konferansa çalıştayımızın katılımcılarından Murat Belge, Gültan Kışanak, Durmuş Hocaoğlu, Halit Yalçın, Cezmi Bayram ve Üstün Dökmen konuşmacı olarak iştirak ettiler. 16 Kasım çalıştayının yöneticisi Prof. Vamık Volkan'ın moderatörlüğünü yaptığı konferansımızın transkripsiyonları aşağıda Ekopolitik okuyucusunun ilgi ve dikkatine sunuluyor.   

A.Tarık Çelenk: Değeli konuşmacılar, saygıdeğer misafirlerimiz bu çatı altında hep birlikte böyle bir etkinliği paylaşmanın kıvancıyla hepinize Ekopolitik adına hoşgeldiniz diyorum. Bilindiği üzere son yirmi yıl içerisinde ülkemiz üzerinde ve dünya genelinde bizim kuşaklarımız önemli olaylara tanık olmuştur. Bir insan ömrü için bile kısa sayılan bu dönemler tarihin seyrinde önemli geçişlere adını yazdıracaktır. Yaşadığımız yeni sosyal ve olgusal geçişlerin ne kadarı kendi inisiyatifimizde ve ne kadarı dışında olacak bunu bilemeyiz. Tabii ki bu sosyal bilimlerin ve bizden sonra yaşayacak olan tarihçilerin konusu olacaktır. İşte bizim de burada olmamızın asıl sebebi; bu soruya pozitif anlamda hep birlikte cevap bulabilmek ve gelecek tarihe not düşebilecek adımları atabilmektir. Bilindiği gibi Ekopolitik “Türkiye’nin Büyük Çatısı” toplantılarının ilkini de benzer bir hedefi içerir şekilde organize etmişti. 27 Ocak 2009 tarihli bu çalıştay daha genel bir formatta Sayın Volkan yönetiminde aynı yerde gerçekleşti. Bu toplantının ikinci ayağı ise 2009 Haziranında yine Sayın Volkan yönetiminde Kuzey Kıbrısta “gizli kuşatılmışlık” başlığı adı altında dünkü ve bugünkü etkinliğimize benzer bir şekilde oluştu. Şu an icra etmekte olduğumuz etkinlik Türkiye’nin büyük çatısı toplantılarının üçüncü halkasını oluşturuyor. Toplantımız herkesin farklı bakışlar altında ifade etmeye çalıştığı, tanımı bile kendi içinde anlaşılmayan “mezkûr meçhul mesele” adı altında devam ediyor. Bu maksatla ilgili sorunun oluşturduğu acıları anlama, çözüm iradesini geliştirme samimiyetini taşıyan ülkemizin farklı kesimlerinden toplumsal öncüler davetimizi içten kabul ederek burada bir araya gelerek konuşma iradesini ortaya koymuşlardır. İlk toplantıda da belirttiğimiz gibi siyasi karar alıcıların irrasyonel kararları tarihi etkilemiştir. Siyaset bilimciler bunları açıklayabilmek için bilişsel psikolojinin kavramlarını zaman zaman ödünç alarak kullanmışlardır. Buradaki temel yaklaşım ise; karar vericilerin, grup liderlerinin politik eylemlerinin irrasyonel boyutlarının anlaşılmasına dönük değerlendirmenin önlerini açabilmektir. Bağlı olarak ülkemizde kimlik tanımlı büyük gruplar arasında duygular ve fanteziler alevlendirilebiliyorsa, içimizde var olan bilinçli veya bilinç dışı süreçler birbirimizi anlamaya engel oluyorsa, bu toplantılarda yöntem olarak vurgulamaya çalıştığımız yaklaşımın önemini tekrarlamak isteriz. Bu nedenle bu toplantıdan beklediğimiz en önemli sonuç söz konusu sorunun konuşulmasını, anlaşılmasını ve onarılmasını sağlayacak, politik manipülasyonlardan uzak bir psikolojik güven platformunun oluşmasıdır. Ekopolitik, yüzleşebildiğimiz ölçüde kaygılarımızın kendi gölgelerimizden ibaret olacağı umudunu taşımaktadır. Konuşmamı tamamlarken gösterdikleri destek ve çabalar için başta Sayın Volkan olmak üzere tüm katılımcılara ve İstanbul Ticaret Üniversitesi yönetimine de teşekkürü bir borç biliyorum. Saygılarımla, sözü oturum başkanımiz Sayın Profesör Vamık Volkan’a bırakıyorum. Buyrun hocam.

Vamık Volkan: Sayın Tarık Çelenk, teşekkür ederim. Murat, teşekkür ederim. Ekopolitik’e teşekkür ederim. Sayın arkadaşlar benim uzun bir konuşmam yok. Büyük Çatı adı altında bu toplantılar yapılıyor. Bu büyük çatının nereden geldiği hakkında size bir bilgi vermek istiyorum. Bu kimlikle alakalı bir isim. Kimlik ne? Herkesin bir kimliği var. Herkesin kimliğini bilen kişi o kimliğin sahibi olan kişi. Diyelim ki birisiyle ilişkiniz olur uzun yıllar yahut kısa bir süre, o kişi hakkında bir fikriniz olur. Onun için siz şöyle der, böyle der, biraz kompasif der, biraz histerik der, bilmem ne bir şeyler söylersiniz ama o kimlik değil. Kimlik şahsa ait bir şey. Dün gece aynı kişisiniz, bugün aynı kişisiniz, yarın nasıl kişi olacağınızı yine siz bilirsiniz. Bir geçmişiniz var, bir geleceğiniz var, bir bugününüz var, bir devamlılığınız var. Kimliğinizde bir bozukluk yoksa bir devamlılığınız var.

Çocukluktan itibaren gelişen bir şey bu. Her çocuk yansızdır. Doğduğu zaman bir kimliği yoktur. Hangi gruba ait olduğunu da bilmez ve yavaş yavaş bunu öğrenir. Bildiğimiz gibi, fiziksel olarak büyümek için ne yaparız? Annemizin sütünü alırız. Yemeğini alırız. Mamasını alırız. Suyunu alırız. Vücudumuz gelişir. İçimizdeki kimlik psikolojisi, içimizdeki kimlik de o şekilde gelişir. Etrafımızdakilerle ilişki kurarız ve onları yemek gibi yeriz. Bu yemeği yerken, bu ilişkileri yerken bize aynı zamanda kendi kimliğimizin yanında kime ait olduğumuz da verilir. Yani bir yemek gibi yeriz. Mesela örnek vereyim: Diyelim ki İstanbul’da bir Rum çocuğu vaftiz olur değil mi? Bir yemek veriyorlar. Diyorlar ki; ‘siz buna aitsiniz’. Beni çok genç olarak düşünebilir misiniz, dört yaşında filan? Dört yaşında düşünün beni. Ben Kıbrıslıyım. Kıbrıs’ta o zamanlar ben dört yaşındayken Rumlarla Türkler hemen hemen çok yerlerde aynı yerlerde yaşarlardı. Ben, düşününüz ki, o zaman çok araba yoktu, diyelim ki bir otobüsle annemle, kız kardeşlerimle, babamla bir yere gidiyoruz. Bir Rum çiftliğinin yanında mola verdik. Tamam mı? Rum çiftliğinin yanında mola verdik. Bir baktım ki çiftlikte şöyle küçük küçük hayvanlar var, pembe pembe; domuz yavruları. Diyelim ki ben gidip de bu domuz yavrularını okşamak istedim. Benim Müslüman, Türk annem ne diyecek bana? ‘Ahh yavrum’ diyecek, ‘sakın ha dokunma bunlar pis hayvan’. Değil mi? O zaman anlıyorum ki; benim kendi grubuma, kendi kimliğime ait olan şeyler var. Ona ait olmayan şeyler var. Bu gibi misallerle yavaş yavaş bir kendi kimliğimizi geliştiririz. Bu kendi kimliğimiz içinde çocukluktan itibaren hangi büyük gruba ait olduğumuz da gelişir. Ve ergenlik zamanından geçtikten sonra bunu değiştirmenin imkanı yok İmkanı yok. Bunu biliyoruz. İnkar edersiniz.

Düşünün ben otuz seneden beri dünyanın bütün çalışmalı yerlerine gidiyorum. Ne olacaktım, biraz sonra? Bütün dünyaya aitim. Mesela Gürcistan’a gittiğim zaman uçak alanına gelir gelmez, ben uçaktan çıkar çıkmaz yapışıyorlar bana. ‘Cigari katsi, cigari katsi!’ diyorlar. Yani ben şeymişim, cigari katsi; Gürcistanlı erkek. Hoşuma gidiyor. Böyle geliyorlar. Ama tamam bütün dünyaya ait oluyorum. Ama Kıbrıslı Türklere bir şey oldu mu hemen seziyorum. Kaçınamazsınız. Şimdi böyle bir kimlik; sizin çekirdek kimliğinizdir bu. Büyüyorsunuz. Mesela ben çocukken domuzların Rumlara ait olduğunu öğrendim. Ama Rumluk nedir, onların hikayesi nedir, aramızdaki ilişki nedir? Onları bilmiyordum. Zamanla, okulda, burada, şurada yavaş yavaş daha sofistike olurum. Böylece kendi kimliğimi, büyük grup kimliğimle birleştiririm. Şimdi büyük grup kimliği nedir? Yine çocukluktan başlamak üzere olan kimlik. Çocukluktan başlamak üzere, yansızlıktan çıkıyoruz.

Diyoruz ki bizim bir dilimiz var, dinimiz var, ninnilerimiz var, yemeklerimiz var, danslarımız var, düşmanlarımız var, geleneklerimiz var, fine. Bize ait bunlar başkasına ait değil. O zaman bu büyük çatı kavramı ortaya çıkıyor. Düşünün. Bir büyük çatı düşünün. Bu çatının altında binlerce kişi, bazen on binlerce kişi, bazen yüz binlerce kişi, bazen milyonlarca kişi... Bunların hemen hemen hepsi yaşamları boyunca birbirlerini görmeyecekler. Katiyen birbirlerini görmeyecekler. Birbirlerinin olduğunu bile bilmiyorlar. Öyle olduğu halde hepsinin aynı fikirleri var. Aynı çatı altında yaşadıkları için aynı duyguları var. Bu çatının bezi, bu çadırın bezini düşünün. İkinci bir elbisedir. Benim elbisem var. Bu benim kimliğim. Çadırın bezi paylaşılan elbise oluyor. Doğal zamanlarda, normal zamanlarda tabii çadırlar yanyana veyahut büyük bir çadır var büyük çadırın altında küçük küçük çadırlar var. Normal zamanlarda gidiyorsunuz. Öteki çadıra gidiyorsunuz. ‘Aa’ diyorsunuz, ‘Ne güzel, bana ait değil ama benim de hoşuma giden bir şey’. Mesela Montreal var, var ya şehir, Kanada’da, orada bir gelenek var. Senede bir defa küçük çadırlar günü yapıyorlar. Gidiyorsunuz. Bir yere gidiyorsunuz; hep Yunanlılar, orada Yunan bayrağı filan, yemeklerini yiyorsunuz. Elinize bir pasaport veriyorlar. Yunan’a gittiniz. Oradan çıkıyorsunuz, Bulgar’a gidersiniz. Oradan çıkarsınız, Türk’e gidersiniz. Ne güzel.

Doğal zamanlarda çeşitlilik çok güzel bir şey. Zevkli bir şey. Fakat bu çadırın bezinin üzerinde her gruba ait semboller vardır. Anlatabildim mi? Yani başka gruba ait olmayan, yalnız o çadıra ait olan semboller vardır. Dediğim gibi, gelenekler vardır. Dil vardır. Filan vardır. Bunun yanında önemli olan tarihi olaylar vardır. O tarihi olay yalnız o gruba ait. Bu çadırın bezine birisi tükürdü mü, çamur attı mı, bu çadırın bezini birisi yırttı mı. Ne oluyor halka? Kendi kimliğimizi düşüneceğimize çadırın beziyle uğraşırız. Ve bu bir süreç olur. Dünyada bilhassa bu gibi ilişkiler daima mevcut, tarihin başlangıcından beri.

Düşünebiliriz ki. Bir hayal kuralım. Başlangıçta insanların başlangıcında, diyelim ki bir grup bir kuş yakaladı. Kuşun kırmızı tüylerini başlarına koydular. Kırmız tüylü grup oldular. Ötekiler de yeşil tüylü grup oldular. Başlangıçta aralarında rekabet var. Ne için rekabet ediyorlar? Yemek için, kadın için... Zaman geçtikçe, beynimiz büyüyünce birçok şeyler için rekabet ediyoruz. Kavga ediyoruz. Bu devam edecek. Bütün mesele bunun nasıl devam etmesi. Ve her problemi, ben bir tıp doktoruyum, bir doktor gibi düşünürüm. Herkesin tüberküloz mikrobu olabilir bu odada. Fakat herkesin mikrobu başka türlü ortaya çıkıyor. Yani verdiğiniz reaksiyon değişik. Bu nedenle bir çatışma oldu mu onun özel hislerine bakmamız gerekiyor.

Dünyada bugünlerde yalnız Türkiye’de değil bilhassa bu sömürgeciler Afrika’dan ayrıldıktan sonra, Hindistan’da olan olaylardan sonra ve en sonunda Sovyet İmparatorluğu’nun çökmesinden sonra “Biz kimiz?” diye sualler ortaya çıktı. Bunlar her yere yayıldı. Türkiye’ye de yayıldı. Ve bu nedenle, bu suale cevap verirken barışçıl şekilde mi olsun yoksa kavgalı, kanlı şekilde mi bir yol olsun? Önemli olan bu.

Türkiye’de maalesef çok acılı şeyler oldu. Bunun bir sona ermesi gerekiyor. Ne kadar erken sona ererse o kadar iyi. Bir insan olarak benim içim yanıyor. Bu nedenle ben buraya geliyorum. Bu nedenle Ekopolitik bu toplantıyı yaptı. Ekopolitik için bir şeyler söylemek istiyorum. Yolda gelirken bugün, arabada arkadaşlar dediler ki: Başka bir kurum var mı Türkiye’de?’. Çeşitli yerlerden çeşitli şeyler düşünen, çeşitli duyguları olan, çeşitli siyasi yönleri olan kişileri bir araya getirip konuşturma yapmak. Bu bir mucize. Ekopolitik bunu yapıyor. Ve bu üçüncü toplantıları. Kıbrıs’taki toplantı şahaneydi. Ne kadar şey, neler öğrendik. Dün de böyle bir toplantı başlatıldı, burada. Ve arkadaşlar dün yaptığımız toplantının özetlerini yapacaklar. O zaman herkes duyacak. Benim istediğim bir toplantıyla bazen bir açış olur. Açış yapma bile bir mucize olur. Fakat bir toplantıyla sonuçta alınmaz. Bu nedenle bir yolunu bulupta bir süreç başlatırsanız medya dışında. Burada medya var fakat söylüyorum; lütfen medya dışında, siyaset dışında... Siyaset tabii ki bir gerçek.

En sonunda parası olan hükümettir. Kanunu olan hükümettir. Onlara gitmek gerekiyor. Ama kendi aramızda öneriler çıkaralım. Neler bize yardım eder? Küçük şeyler, çok küçük şeyler... Mesela dün bir konuşma vardı. Dağdan inen otuz dört kişiden bahsedildi. Biliyorsunuz. Ben şimdi Türkiye gazetelerine bakıyorum. Buna karşı türlü reaksiyonlar var. Mesela onu ele alalım. Ne gibi bir; iki taraf, üç taraf, dört taraf bir araya gelip de bir öneri yapsınlar: Bu dağdan inmenin ritüelini mesela. Bu gibi şeyleri toplayacağız. Küçük küçük, yavaş yavaş bunlar gelişiyor ve yayılıyor. Biz bunu başka ülkelerde yaptık. Amerikalıların bir sözü var: ‘Instant coffee’ diyorlar. Yani nedir? Onun Türkçesi var mı? “Hemen kahve,” yani dışarıdaki gibi, suyun içine kahve atıyorsun hop. Öyle bir yönle katiyen bu işler çözülmez.

Cezmi Bayram: Şipşak kahve.

Vamık Volkan: Şipşak kahve, ne güzel. Sağ olun. Çok güzel o. Hoşuma gitti o, şipşak. Şipşak kahveyle çözülmeler olmuyor. Tabii ki bazen şipşak kanunlar geçiyor. Fakat bunun yanında bir süreç geliştirirseniz, modeller yaparsanız, benim önerim o. Arkadaşlarla konuşuyoruz. Farkına vardım ki; böyle bir sürecin gelişmesini isteyenler çok. Bir yol bulunursa ben de elimden geleni yaparım. Başka yerlerden öğrendiklerimizi paylaşırım. Ben mutlu oldum. Tabii ki çeşitli şeyler duyacaksınız. Bu doğal bir şey. Fakat ne derler: konuştuğunuz zaman ötekini öldürmezsiniz. Çok basit bir şey bu. Ben sizinle konuşursam sizi öldürmem. Çok basit. Konuşup örnekler bulacaksınız. Ben uzun uzun dün konuşulanları söylemeyeceğim. Tarihten söz etmeyeceğim. Nasıl olsa aynı yerde yaşıyoruz. Bütün mesele bu konuşmayı devam ettirmenizi temenni ederim. Çok teşekkür ederim.

Böylece programa başlayabiliriz. Önce Sayın Gültan Hanım’ı kürsüye davet ediyorum. Bir şey daha söyleyeyim ben. Son iki gün, geçen hafta iki gün ben Antalya’daydım. Polis akademisinin toplantısındaydım. Türk polisinin çok adı çıkmış. Zulüm yapan bilmem ne... Yeni bir program başlatmışlar, dokuz ay önce. Çok gurur duydum. Çok değiştiler. İnşallah bu yayılır. İnsancıl bir şekilde bu problemlere bakıyorlar. Ve bu problemlere bakarken en çok yanlarına aldıkları, en büyük yardım hanımlardan geliyor, yas tutan hanımlardan... Bu nedenle hanımları unutmayalım. Dün de toplantıda Gültan Hanım tek hanım olarak iç grupta yanımızda olduğu için, bugün de ilk konuşmacının onun olmasını istiyorum. Buyurun. Buraya geliniz.

Gültan Kışanak: Volkan hocamın boyundan sonra tabii bu birazcık ayar istiyor. Ben de öncelikle hepinize bir kez daha merhaba diyorum. Ve umutlu olduğumu ifade ederek sözlerime başlamak istiyorum. Dünkü toplantımız tabii ki zor bir toplantıydı. Belki de birçok farklı yaklaşım içerisinde olan insan ilk kez bir araya gelmişti. Bu nedenle önemliydi. Zordu, ama toplantı sonucunda umutlarımızın bir parça daha arttığını, en azından kendi adıma umutlarımın bir parça daha arttığını ifade etmek istiyorum. Bir de dünkü toplantı şu nedenle önemliydi. Biz aslında altı yedi aydır çok fazlaca Kürt sorununu çözmekten, demokratikleşme programından, birlik ve beraberliği yeniden nasıl sağlayabileceğimize dair bir konuyu konuşuyoruz. Ve çok çok yoğun bir gündem, bir süreç devam ediyor.

Dünkü toplantı bu anlamda, hani şimdiye kadar hep devlet ne düşünüyor, devletin kurumları ne düşünüyor, hükümet ne düşünüyor, ne yapmak istiyorlar, önümüze nasıl bir program çıkartacaklar zemininde yürütülen bir tartışmaydı. Dün biz burada birazcık hani toplum ne düşünüyor, ‘biz ne düşünüyoruz’u ortaya koymaya çalıştık. Ben bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Tabii ki devletin, devleti yönetenlerin, devlet kurumlarının, hükümetlerin, siyasi aktörlerin nasıl bir süreç öngördükleri ve neler yapmak istedikleri çok önemli. Ben onun önemini yadsımıyorum. Ama en az bir o kadar hatta bence daha fazlası toplumun ne düşündüğü ve ne yapmak istediği konusu olduğunu düşünüyorum. Çünkü hepimizin aslında tartışmalarımızda geldiğimiz son nokta hemen hemen, çok farklı kesimlerden ifade edilen bir şey var. Yeni, sivil, demokratik bir anayasaya ihtiyacımız var. Nedir anayasalar? Anayasalar toplumsal uzlaşı metinleridir. Eğer anayasalar toplumsal uzlaşıyla çıkmazsa, toplumun ihtiyaçlarını dikkate alan bir yerden hazırlanmazsa o ülkede zorunlu bir yurttaşlık hukuku doğar ki bu da her zaman yeni çatışmalara, yeni tartışmalara zemin olur. Bu nedenle ben dünkü çalışmamızın ve benzer çalışmaların aslında bir anlamda toplumsal uzlaşıyı sağlamak üzere kurulmuş toplumsal müzakere süreçleri olarak görüyorum ve bunu çok önemsiyorum. Biz birbirimizle konuşursak, birbirimizin ne dediğini, ne istediğini anlamaya çalışırsak ve her şeyden önemlisi birbirimizi kabul etme süreçleri olarak da bunu görürsek bu toplumsal uzlaşının ortaya çıkacağını ve gerçekten şimdiye kadar yaşadığımız ve demokrasi sorunu olarak daha çok da tanımladığımız bir zorunlu yurttaşlık bağından çıkıp bu ülkenin gönüllü yurttaşları ve barışık yurttaşları olarak yaşamamız çok daha kolay olacaktır.

Tabii bu süreçler o kadar kolay mı ilerleyecek? Nasıl ilerleyecek? Ne yapacağız? Burada önümüzdeki en önemli handikaplardan birisi şimdiye kadar yaşadıklarımız. Şimdiye kadar yaşadıklarımızın içerisinde çok büyük acılar var. Büyük dramlar var. Büyük travmalar var. Bunlar belki de konuşmamızı belki de birbirimizi anlamamızı zorlaştıran en önemli nedenlerden birisi. Ama genel yaklaşım olarak şununla bir hemfikirlik görüyorum ben. Şimdiye kadar herkes kendi acısına üzüldü. Herkes kendi ölüsüne ağladı. Herkes kendi travmalarını önceledi. Acaba bundan sonra acılarımızı ortaklaştırırsak, acaba travmalarımızı karşılıklı olarak anlamak için empati yaparsak, acaba sıkıntılarımızın kaynaklarını görmeye ve bunu gidermeye dönük daha yapıcı bir dil kullanırsak bizi çözüme yaklaştırır mı? Bu soruyu herkesin sorduğunu ve büyük ölçüde olumlu bir yanıt verdiğini gördüm. Bu çok önemli. Çünkü çözümü zorlaştıran şeylerden birisi acılarımızın bizi esir almasıdır.

Bence acılarımızın ve travmalarımızın bizi esir almasına izin vermemeliyiz. Aksi takdirde geleceğimizi kurgulama konusunda çok ciddi sıkıntılar yaşayacağımızı düşünüyorum. Birde tabii çokça önümüzde engel olarak duran ve bizi çözüm konusunda zorlayan konulardan birisi de korkularımız. Bu korkularımızın nedensiz olduğunu asla düşünmüyorum. Mutlaka tarihsel arka planları var. Mutlaka toplumsal zeminden destek bulduğu yerler var. Mutlaka yaşadıklarımızla çok önemli bağları var. Ama biz korkularımızın da üzerine gitmek zorundayız. Eğer korkularımızın üzerine gidemezsek, eğer korkularımızın zemin bulduğu ortamları, olayları, yaklaşımları ortaya çıkarıp bunları çözemezsek korkularımız da bizi esir alır. Ve bu da çözümü zorlaştıran başka bir faktör olur. Şimdiye kadar aslında belki de bu kadar çok acı yaşamamızda bunun çok önemli bir faktör olduğunu, korkularımızın bir anlamda toplumu, bizleri, hepimizi esir aldığını düşünüyorum. Bunu da biraz daha açık sözlü, biraz daha cesur, biraz daha güvenli, kendine güvenli bir yerden konuşmamız, tartışmamız gerektiğini gördük. Ve bu konuda da ben dünkü toplantıda önemli bir yaklaşım içerisinde olduğumuzu gördüm.

Bütün bunlar bir başka gerçekle birleştiğinde bugün şimdiye kadar yaşadıklarımızın belki de bundan sonra aynı minvalde devam etmesi durumunda çok daha katmerlisini yaşama riskiyle karşı karşıya olduğumuzun da herkesin farkında olduğunu hissettim. Bu da çok önemliydi. Şimdiye kadar çok çeşitli zeminlerde acı olaylar yaşandı. Çatışmalar yaşandı. Binlerce insanımızı kaybettik. Bugün 50.000’e a yakın yaşamını yitirmiş yurttaşımızdan bahsediyoruz. Rakamlar çok soğuk. Çok bir şey ifade etmiyor olabilir. Ama 50.000 rakamının sadece sayı olarak oturup şurada saymaya kalkışsak bile kaç saat aldığını tahmin edebilir miyiz? Ve bunların her birinin bir can olduğunu, artık bir daha geri gelmeyeceklerini, bu sevdiğimiz kişilerin artık toprağın altında olduklarını, ebediyete intikal ettiklerini, artık bir daha aramızda olmayacaklarını düşünmemiz gerektiğini hissettik. Bu bize, eğer bunu çözmezsek tabii ki yitirdiklerimiz geri gelmeyecek. Çok zor. Bunu söylemek o kadar kolay değil. Ama bundan sonra da sevdiklerimizi yitirmeye devam edebiliriz. Bu korkunç gerçeği kendimize itiraf etmeliyiz.

Eğer biz bu sorunu çözmezsek başka canlar da artık aramızda olmayacak. Bunun ağırlığını ve sorumluluğunu bir insan olarak, bir kadın olarak hele hele çok büyük hissettiğimi ve mutlaka bir çözüm süreci yaşamamız gerektiğini ifade etmek istiyorum. Çözüme mecburuz. Acaba çözüme mecbur olmak kötü bir şey mi? Hani bunu sormak gerekiyor. Ben savaşa mecbur olmanın çok daha kötü bir şey olduğunu düşünüyorum. Çözüme mecbur olmak iyi bir şey. Bundan korkmamak, kaygılanmamak ve çözümü gerçekleştirmek için cesur olmak, kararlı olmak ve insan olduğumuzu hatırlayarak bu süreci ilerletmek gerektiğini düşünüyorum. Mevcut durumun devam etmesi halinde önümüzdeki risklerden en büyüğü de şimdiye kadar yaşanan çatışmaların bundan sonra toplumsal bir çatışmaya dönüşme riskinin çok kuvvetli bir ihtimal olmasıdır. Bu konuda da dün hemen hemen bütün arkadaşlarım benzer kaygıya farklı yerlerden de olsa benzer kaygıya ulaştılar. Bu çok önemli bir şey.

Biz şimdiye kadar her şeye rağmen toplumun komşular olarak, iş arkadaşları olarak, okul arkadaşları olarak eğer karşı karşıya gelmeden, birbirlerini düşman olarak görmeden yaşamalarını sağladıysak, bu bugün çözümü kolaylaştıran en önemli şeylerden birisidir. Çözüme bizi mecbur kılan en önemli risklerden de birisidir. Bu, insanların insan olarak, komşu olarak, iş arkadaşı olarak, okul arkadaşı olarak birbirlerine karşı iyi olmayan duygular beslemeleri ve birbirleriyle çatışır hale gelmeleri çok büyük bir risktir. Ve bunun yaratacağı travmalar, bunun yaratacağı toplumsal yaralar belki de çözümü artık imkansız da kılabilir. Bunun da ağırlığını ve sorumluluğunu hissederek bu sürece hepimizin çok insani bir yerden ve geleceğimizi kurtarma yaklaşımı içerisinden bakmamızı gerektiren bir durum diye düşünüyorum.

Bir toplumu bir arada tutan çok farklı faktörler vardır. Çok farklı etkenler vardır ama en baskın çıkan ve hemen hemen çok ortak kabul gören üç tane önemli şey vardır. Bunlardan birisi, ortak bir geçmişe sahip olmak. Bu konuda Kürtler ve Türklerin çok önemli bir tarihsel ortaklık süreci yaşadıklarını hemen hemen yine hepimizin ortaklaştığı görüşlerden birisiydi. Bu tarihimizin içerisinde acı günlerimiz yok mu? Hatalarımız yok mu? Eksiklerimiz yok mu? Tabii ki var. Ama bir o kadar da yan yana durduğumuz, beraber olduğumuz, birbirimize destek verdiğimiz ve güzel günler olarak hatırladığımız günlerimizde var. Bu ortak geçmişin bizi geleceğe taşımada önemli bir köprü olduğunu düşünüyorum. Ve bunun iyi değerlendirilmesi gerektiğini ifade etmek istiyorum. Bir diğeri içinde bulunduğumuz mevcut durumdur. Bir topluluğun ortak bir geleceğe sahip olabilmesi için bugün içinde bulunduğu durumdan memnun olup olmaması çok önemli bir durumdur.

Geçmiş referanslarımız ne kadar güçlü olursa olsun, eğer bugün birbirimizle birlikte olmaktan mutlu değilsek, eğer bugün yan yana durmaktan imtina ediyorsak, eğer bugün birbirimizle kurduğumuz hukuk kimlikli, kişilikli, saygın, sevgiye dayalı, güven veren bir ilişki değilse bunu geleceğe taşımak da o kadar kolay olmayacaktır. Bu anlamda bugün içinde bulunduğumuz durumdan çok memnun olduğumuzu söyleyemeyiz. Bir bütün olarak, ben bu konuda Kürtler Türkler diye bir ayırıma gitmeden, bir bütün olarak içinde bulunduğumuz durumdan çok memnun olmadığımızı her birimizin kendi penceresinden başka sıkıntıları ve kaygıları olduğunu, başka güvensizlikler yaratan bir zemine sahip olduğumuzu, bunun da yurttaşlık hukukuyla çok önemli bağının olduğunu, demokrasimizle çok önemli bir bağının olduğunu düşünüyorum.

Bu nedenle bugün eğer demokrasimizi güçlendirebilir ve yurttaşlık hukukumuzu çok daha iyi bir temelde kurabilirsek bunun da bizi geçmişe taşımada esas faktörlerden biri olacağını düşünüyorum. Bir üçüncüsü, bir topluluğu bir arada tutan şey, ortak bir gelecek tasavvurudur. Ortak bir gelecek vizyonuna sahip olmaktır. Ortak bir gelecek kurma arzusuna, isteğine ve iradesine sahip olmaktır. Bu konuda ben toplumumuzda çok ciddi bir problem olduğunu düşünmüyorum. Bugün her ne kadar memnun olmasak da, çok ciddi sıkıntılarımız ve problemlerimiz olsa da bir bütün olarak Türkiye toplumunun ortak bir gelecek inşa etme konusunda istekli, arzulu ve kararlı olduğunu düşünüyorum. Kürtler açısından, Kürtler her fırsatta, her ortamda, iradelerini ifade edebilecekleri her mekanda şunu çok açık ve net söylüyorlar. ‘Biz bu ülkede, ortak vatanda ortak bir gelecek kurmak istiyoruz. Özgür, eşit yurttaşlar olarak, bu ülkenin bir yurttaşı, bir ferdi olarak yaşamak istiyoruz’ diyorlar. Bu çok önemli bir irade beyanıdır.

Bu irade beyanının bizi ortak bir gelecek kurgusu inşa etme konusunda motive etmesi gerektiğini ve pozitif bir nokta olduğunu düşünüyorum. Barışı gerçekleştirme konusunda da önümüzdeki en önemli fırsatlardan ve avantajlardan biri olduğunu düşünüyorum. Bütün bu ifade ettiklerim belki de birazcık uzun mu oldu bilmiyorum. Ama yaşadığımız sürecin ne kadar önemli olduğunu ve ne kadar büyük bir sorumluluk ve ciddiyetle yürütülmesi gereken bir süreç olduğunu gösteriyor. Ben birey olarak ve ait olduğum siyasal gelenek itibariyle bu sorumluluğun bilinciyle hareket edeceğimize inanıyorum. Buradaki tüm arkadaşlarımın da aynı yaklaşım içerisinde olduğuna da inanıyor ve güveniyorum. Umut ediyorum ki barış dolu, ortak bir gelecek inşa etme yolunda ilerleyeceğimize inanıyorum. Bir kez daha hepinize teşekkür ediyorum.

Vamık Volkan: İkinci konuşmacı olarak Sayın Murat Belge.

Murat Belge: Merhaba, Gültan Hanım’ın da Vamık Bey’in de söylediği gibi Ekopolitik’in bu girişimiyle bu konuda dün ilk bir toplantı yaptık. Şimdi bugün onun sonuçlarını konuşmak üzere buradayız. Ve umuyorum bu girişim devam edecektir. Bu girişimin devam edeceğini umduğum gibi bir de bunun yanında daha başka birçok girişimin eklenmesi umudunu taşıyorum. Çünkü karşı karşıya olduğumuz sorun büyük bir sorun, karmaşık, birçok boyutları var. Dolayısıyla böyle bir sorunun çözümünün de birkaç aktöre bırakılamayacak kadar karmaşık, geniş kapsamlı bir şey olduğunu düşünüyorum. Dünkü toplantıyı özetlemeye çalışmayacağım. Tabii birçok önemli denebilecek görüş farklılığı vardı. Olması da gerekiyordu. Çünkü herkesin aynı bakışla, aynı düşüncelerle böyle bir olaya bakması mümkün değildir. Beklenemez. Önemli olan o farklı görüşlerin bir medeniyet çerçevesi içerisinde dile getirilmesi, farklılıkların belirginleşmesi. Yani böyle bir meseleyi çözmek üzere yola çıktığınızda farklılık yokmuş gibi, ‘canım mühim değil’ filan diyerek geçiştirilecek şeyler değil. Bunların hepsi gayet önemli.

Olduğu gibi de ortaya çıkması gereken şeyler. Bunlarda dünkü toplantıda gerçekleşti. O çerçevede ben verimli ve yararlı bir toplantı olduğu kanısındayım. Yani özet olarak dünkü toplantıyla ilgili söyleyeceğim bu. Bundan sonra yapılacak girişimlerde de gene benzer farklılıklar elbette oluşacaktır. Bunlardan yılmamak gerekiyor. Şahsen söyleyecek olursam ben Türkiye’de büyük çatı diye bir deyim geçti mi, büyük uzlaşma diye bir şey olmasını isterim. Ama bu biraz ütopik. Öyle olduğunu biliyorum. Çünkü insanlar çok çok farklı düşünceler ileri sürüyorlarsa, bunu yanlışlıkla yapmıyorlar. Yani öyle düşündükleri, öyle inandıkları, öyle istedikleri için bunları söylüyorlar. Ve bu insanların hepsini birden uzlaştırmak mümkün de değil.

Ayrıca belki çok istenir bir şey de değil. Ama sanki bu olabilirmiş gibi çalışmalı, o şekilde yola çıkmalı ki sonuçta iyi kötü bir ortak zeminde buluşabilen insanların da sayısı çoğalabilsin. Şimdi şöyle bir kendi düşüncelerimi toparlayarak sözü bitireyim. Kürtlerle Türkler arasında bu son silahlı karşı karşıya gelme durumu, bildiğiniz gibi 80’li yıllarda başlamıştı. Eruh’tu galiba ilk silahlı eylemin olduğu yer. Fakat bence bunun karanlık bir aşamaya girmesi simgesel diyeceğim bir olayla gerçekleşti. Şimdi ben adını hatırlamıyorum ama söyleyince muhtemelen siz hatırlayacaksınız. Kürt milletvekili galiba Kars’tandı, mecliste bir olay anlatıyordu. Bir cenazede PKK’lı birinin annesiyle, orada ölen bir Türk askerin annesi…

Haşim Haşimi: Mahmut Alınak...

Murat Belge: Mahmut Alınak, tamam. Ve o zamanın meclisinde böyle bir hikâyenin anlatılması milletvekilleri arasında bir infiale yol açtı ve yaka paça indirdiler Mahmut’u kürsüden. Anlattırmadılar. Bu olay bana televizyondan izlediğim zaman ‘galiba bu iş bitti’ dedirtti. Yani bir milletvekilinin kalkıp bu iki etnik topluluktan birer annenin bu çatışmadan sonra birbirleriyle nasıl bir duygudaşlık içine girdikleri hikâyesinin anlattırılmaması bunun bir hıyanet-i vataniye vs. kapsamında algılanması karşısında dedim ‘galiba artık ümit yok’. Tabii insan hiçbir zaman büsbütün ümit kesmiyor ya da ümidi kesse dahi yaşanan olayları gördükçe hepimizin yapmak zorunda hissettiğimiz şeyler var. Bunları yapmaya devam ediyoruz, sonunda ucunda bir ümit görsek de görmesek de. Onun için yani öyle de devam ettik. Ama işte yıllar geçtikten sonra bu demokratik açılım lafı ortaya atıldığında, mesela dünkü toplantıda Cengiz Çandar’ın bir tespiti vardı. İşte birkaç yıl önceki duruma göre MİT Müsteşar yardımcısı Cevat Bey işte o sırada hapiste olan Hatip Dicle yan yana oturuyorlar. Dağda olan Seydo onların önünde oturuyor. Birdenbire şu yılda neydi? Bu şimdi nasıl bir şey oldu? Bu gerçekten çok önemli bir görüntü. Yani hayatın çok da boşuna geçmediğini de bir yandan kanıtlayan bir görüntü. Dolayısıyla benim o Mahmut Alınak olayıyla kapıldığımı söyleyebileceğim karamsarlığım belki bu dünkü manzarayla yavaş yavaş silinmeye başladı. Bu büyük deprem olduğu zaman da bir şey söylemiştim ben. Yani bir işin yapılmasının gerektirdiği farklı hünerler, beceriler vardır.

Devlet, hükümet filan dediğimiz büyük şeyler, birimler mutlaka çok gerekli ve bizim üzerinde adımlarımızı atacağımız zemini büyük ölçüde onlar hazırlar. Ve şu aşamada Türkiye’de bir devlet politikası veya bir hükümet politikası olarak demokratik açılım aşamasına gelmemiz bana son derece önemli görünüyor. Şimdi bu böyle olmakla birlikte dediğim o büyük devlet hükümet gibi birimlerin elleri ince işe yatkın değildir. Yani onlar hakikaten şey gibi, hani bu doğramacı, dülger, marangoz diye bir ayırım yaparsak, doğramacı gibidir. Yani ağaçları keser. Tomruk yapar. Bilmem ne yapar filan. Daha ince iş çıkaramaz. Daha ince iş mesela belediyelerde olabilir. Çünkü o yerel yönetimdir. İnsanların iyi kötü birbirini tanıdığı, ele gelir birimlerle ilgili bir şeydir, yönetim biçimidir.

Belediyelerin bir barış kurmakta ve barışa dayalı bir toplum kurmakta yapacağı daha ince işler vardır. Hani böyle antikacı gibi en ince işi yapacak da işte Ekopolitik veya daha başka buna benzer sivil toplum örgütleridir. Bunların biri olmayınca, öbürleri de olmaz. Hepsi bir arada olmalı. Ama aralarında bir koordinasyon olmalı. Bu böyle hani oturup da plan yapmakla oluşacak bir şey değil. Bunu kastetmiyorum. Kendiliğinden ortaya çıkacak. Yani herkes kendi en iyi yapabildiği işi yapmalı. Burada bu sivil toplum örgütlerine çok önemli bir iş düştüğü kanısındayım. Çünkü yıllardır işte bu cenazeler, şunlar, bunlar uzun boylu üzerinde durmak istemediğim, hepimizin bildiği acılar… Bu acıların onarımı bunları yaşamış insanların tekrar birbirlerinin elini sıkması, birbirlerine başsağlığına gitmesi… Bu hiç kolay bir şey değil. Ve bu bir hükümet şeyidir. Kanun çıkarmakla filan olacak bir şey değil. İnsanların gönüllerinin, yüreklerinin onarımı gibi çok ince bir iş. Olmazsa da olmaz bu. Yani kanun çıkarmakla yok işte şudur, budur, bilmem ne demekle insanlar bunu içlerinde hissetmedikçe karşılıklı olarak ve bu dostluğu yeniden kurmadıkça meseleyi çözdüğümüzü düşünemeyiz. Ama bugün artık böyle bir yolun açıldığını görüyorum.

Gene dünkü konuşmalarda söylenen bir şey vardı. Bir soru soruluyor. Sorunun birden çok cevabı var. Ama sadece bir tanesini söyleyebiliyorsun. Öbürleri yasak, suç, öbür cevaplar. Böyle bir ortamda sorun morun çözülmez. Ama şimdi öyle değil. Şimdi sanıyorum soracağımız soruların mümkün olan bütün cevaplarını tartışabilir bir ortama geliyoruz. O zaman gelecek için de umut var diyorum. Türkiye’nin sorunu bir tek Kürt sorunu değil ama bence en önemli sorunu. Bu sorunların öyle bir dizilişi var ki bunların hani bir tanesini ele alalım. A sorununu çözelim sıra B’ye gelsin filan böyle bir durum yok. Bir sorunda aldığımız mesafe bütün öbür sorunlarda da aldığımız mesafe. Onun için uzun sürecek. Ama galiba sonunda selamete çıkacağız. Bütün sorunları bir arada, dünyada olduğu gibi, başka ülkelerde de olduğu gibi biz de kendi sorunlarımızı en azından birlikte yaşanır sorunlar haline getirebilmeliyiz. Sorunlar bizi öldürmemeli. İşte bu açılan yolda sorumluluğunu bilerek, inisiyatif alan örgütlerden biri, bir kuruluş olarak Ekopolitik böyle bir şey başlattı. Kendilerini kutluyorum ve hepimize başarı diliyorum.

Vamık Volkan: Çok teşekkür ederiz. Üçüncü konuşmacı: Üstün Bey

Üstün Dökmen: Sayın hocam, Vamık hocam, değerli dostlarım merhaba. Şimdi benim burada ne işim var? Benim bu toplantıda ne işim var? Ekopolitik’in bana söylediğine göre ben ortamı yumuşatmak için buradayım. Onun için davet edildim. Bir de denge oluşturmak için, hani bir tarafa kaymasın diyerekten. Şimdi iyi, ben bir bilim insanıyım. Adamı değil insanıyım. Ben bir bilim insanıyım efendim. Bir bilim insanı olarak konuşmaya çalışacağım, izninizle, alanımda. Yani bilim insanıyım ama her alanı bilmem bilimde. Alanımda konuşmaya çalışacağım. Bu durum muaceresinde açılım benim konum değil. Ben siyaset bilimci değilim. Kişisel fikirlerim nedir bu konuda? Var, şüphesiz. Bunları romanımda görürsünüz. Yani son romanım “Yasin’in Kuzuları”nda var. Hayvanları filan anlatıyorum. Asıl insanları arka planda anlatıyorum. Kişisel fikirlerim romanda. Diğer bilimsel kitaplarımda da bu konudaki siyasi kişisel fikirlerim yok. Onlar yok. En sonunda son iki cümlede bu konuşmanın on iki dakika sonra, son iki cümlede kişisel fikirlerimi duyacaksınız.

Şimdi bilimsel görüşlerimi ve yorumlarımı paylaşmaya çalışacağım. Şimdi kimlik tabii çok önemlidir. Psikolojik kimlikle ilgili önemli bir kuramcı var: Ericsson. Ergenlik döneminde kimlik oluşturulur. Yani çocuğun yedi, sekiz, dokuz yaşında bir kimliği vardır ama geçici kimlik. Hani ilk dişler daha sonra temel dişler çıkar gibi geçici kimlik var, on yaşında. Ama şöyle buluğ ile başlıyor. On üç, on dört, on beş yaşında gerçek kimlik oturuyor. Hocamın da belirttiği gibi hayat boyu kullanacak. Batıda, Amerika’da on dokuz yaşlarında ergenlik bitiyor. Bizde yirmi beş, otuz filan sürer. Yani otuz yaşında hala babanızdan para alıyorsanız, bu ergenlik bitmedi demektir. Şimdi birey için bu. On dokuzunda bitiyor. Evden ayrılıyor. Bizde otuzunda çocuğu oluyor. Çocuğuna yine anası babası bakıyor. Bizim ergenlik uzun sürüyor. Şimdi bireylerin ergenliği maşallah çok uzun sürüyor. Toplumun ergenliğine bakalım.

Şimdi kimliğimiz ne bizim? Bizim kimliğimiz ne? Osmanlı’nın son döneminde konuşuldu. İttihatçılar konuştu. Cumhuriyetin başında konuşuldu. Cumhuriyet seksen altı yaşına geldi. Biz hala kimlik konuşuyoruz. Bizim kimlik oturmuyor bir türlü. Şimdi kimlik oturamazsa kimlik bunalımı olur bireyde. Yani kırk beş yaşında… Kimlik ne birey için? Ben kimim sorusuna verilen cevapların toplamı. Bir; kadın mıyım, erkek miyim? Sert miyim? Yumuşak mıyım? Romantik miyim? Türk müyüm, Yunan mıyım? İtalyan mıyım? Neyim ben? Nasıl bir insanım? Açık hava mesleklerine yatkın mıyım, masa başı mesleklere mi? Bütün bu soruların cevabı benim kimliğimi oluşturuyor. Bu kimlik yirmisinde de oluşmadı. Hadi yirmi beşinde de oluşmadı. Ama kırk beş yaşına gelmiş hala kimliğini sorguluyor. Bu, ülke için pek sağlıklı değil. Rehabilite edilmesi gerekiyor. Birey için de sağlıklı değil. Biz daha seksen altı yaşında bir cumhuriyetiz. İnşallah 2030’da da kimliği konuşmaya devam edeceğiz. Sadece buna dikkat çekmek istedim. Okuduğum kaynaklara bakıyorum. Bazı kaynaklar diyor ki. 1600’lerde Avrupa’da orta halli bir burjuva ailesi akşam yemeğinde ne konuşuyor efendim? Din mi, siyaset mi? Katoliklik mi, Protestanlık mı, ticaret mi? Okuduğum kadarıyla bilim konuşuyorlarmış. Galileo yeni bir teleskop yaptı. Yok Jüpiter’in halkası çıktı. Yok bilmem uydusu çıktı. Adamlar bilim konuşuyorlar. Yıl 2009 Türkiye ortalaması akşam yemeğinde ne konuşuyor? Bir; bizde yemekte konuşulmaz. Ağzın doluyken konuşmayacaksın. Hadi kahve içmeye oturduk, üç aile. Orada ne konuşuruz? Allah aşkına ne konuşuruz? Siyaset konuşuruz. Futbol konuşuruz. Televizyonlara bakın; ne konuşuluyor? Erkekler iş yerinde pazartesi, salı, çarşamba geçen haftanın maçını konuşur. Perşembe sabahı diyor ki: Geçmişi bırakalım. Önümüze bakalım. Perşembe, cuma gelecek haftanın maçını konuşuyoruz. Peki bu arada Türkiye’de nano teknoloji durumu nedir? Bu bizi hiç ilgilendirmiyor.

Kimlik konuşuruz, siyaset. Tabii buna da gerek var. Tarih konuşuyoruz. Gerek var. Ama bir şeye daha gerek var. Pozitif bilimin nimetlerinden söz etmeye gerek var, efendim. Büyük devrimler vardır. İşte lokomotif devrimi, tekstil devrimi, bilgisayar devrimi, ondan önce otomotiv devrimi… Gelecek büyük devrim nano teknoloji devrimi olacak. Nano teknolojiniz yoksa şöyle bir kum tanesi kadar kıymeti harbiyeniz yoktur. Ülkem ilgileniyor. TÜBİTAK ilgileniyor. Üniversite ilgileniyor. Ama toplum ilgilenmiyor. %99.5 nano teknoloji nedir, bilmiyoruz. Benim ülkem nano teknolojiyle ne kadar ilgili?

Eskinin doğru sözü: Marifet iltifata tabidir. Sanata, spora okullarda iltifat edilirse… Resim, müzik hocasına kimse gidip not sormaz. Benim ülkem ne zaman resim, müzik, beden eğitimi hocasının kapısında kuyruk olacak, iltifat edecek; o zaman ülkem sanatta sporda dünya çapında başarılı olacak. Ne zaman pozitif bilime iltifat edeceğiz. Nano teknolojiye söz gelişi iltifat edeceğiz. Ülkem bilimde başarılı olacak. Şimdi efendim, tarım olmadan, zannederim karın doymaz. Karşıt görüş diyebilir. ‘Olur mu?’ der. İki gönül bir olunca samanlık seyran olurmuş. Bak iki gönül bir olunca samanlık seyran oluyor ama yine saman gerekli. Yani buğday yetiştirmek gerekli. Buğday yetiştirmeden olmuyor. Buğday yetiştirmek, saman gerekli ki iki gönül muhabbet etsin, bir araya gelsin. Buğday üretmeden gönüller bir olmaz. İthal buğdayla da galiba muhabbet olmaz. Bazı toplumlar, dünyada onlarda da çok mozaik filan var. Niye işleri yolunda gidiyor? Buğday yetiştiriyor. Tarım hayvancılık var. Karnı doyuyor. Fabrikası var üretiyor. Bilgi teknolojisi üretiyor. Nano teknoloji hazırlıyor. Karnı doyuyor adamın. Buğday üretiyor. Karnı doyunca insanların arasında gönüller bir oluyor. Bizim gönüller ne zaman bir olacak? Ne zaman buğdayı, bilmem işte arpayı ya da başka bir şeyi, arabayı üretmeye tam hazır olacağız, o zaman gönüller bir olacak. Bu sorunlar bizi daha az üzecek efendim.

Şimdi buradaki değerli topluluğa, ekranları başındaki değerli izleyicilerime bir sorum var. Elinizi kaldırırsanız, zahmet olmazsa, mutlu olurum. Şu cümleye katılır mısınız? Birbirimizin düşüncelerine saygılı olalım. Katılanlar? Herkes. İkinci soru: Birbirimizin düşüncelerine yeteri kadar saygılı olursak, yeterince tartışırsak, birbirimizin düşüncelerine saygılı olarak yeterince tartışırsak belirli doğrulara ulaşırız. Buna katılanlar? Şimdi böyle güzel güzel fikirlerimiz vardır. Az lafa bol fikir. Yani bilgimiz azdır. Ama fikrimiz çoktur. Bilgi sahibi olmadan dünyaca fikir sahibi oluruz. Sadece biz değil. Bütün dünya efendim… Şimdi düşünceye sahibiz. Bu bence afakî havada bir ifadedir. Düşüncelerinize niye saygılı olayım? Ben size saygılı olmak isterim. İfadede hata var. Bakın düşüncelere saygılı olalım. Dediniz ki hocam ondalık sistem içerisinde iki kere iki beştir. Bu düşüncenize pek saygı duydum. Bence de iki kere iki yedidir. Ben de size saygı duydum. Ay ne güzel anlaştık. Ne oldu? Şunu diyemem. ‘Hocam, Freud manyağın tekiymiş’ diyor. Sen Freud’u muayene ettin mi? Freud’un doktoru muydun? Psikiyatrist misin? Psikolog musun? Freud’un yirmi iki cilt kitabının yarısını okudun mu? Yok. O zaman, uydurma.

Bakınız. Karşındaki insana saygılı olun. Tüm insanların onurları eşittir. Kızılderililerin Taiti oyası, insan, hayvan, bitki hepimiz kardeşiz demek. İnsana saygılı olurum. İnsanın duygularına saygılı olmalıyım. Bizim temel hatamız duygulara saldırıyoruz. Biri bir derdini anlatır. Çoğunlukla deriz ki; takma kafana. Takma. Ben boşuna konuştum o zaman. Televizyon izleniyor. Hanımefendi ağlar. Kocası döner. ‘Hanım bunda ağlayacak ne var? Buna ağlanmaz’ der. Demek istiyor ki neye ağlayacağını, ağlamayacağını sor. Ben sana söyleyeyim. Lütfen mantıklı olalım. Buna ağlanmaz. Kadın ağlıyor. Bakın. Birbirimizin duygularına saygılı olmalıyız. Ve kişiye saygılı olmalıyız. Dünkü toplantıda arada insanların yüzü kızarıyor, geriliyor ama arada fotoğraf çektirirken herkes şakalaşıyor. Yemekte herkes iyi. Yani normalde iyi. Çünkü orada can cana iletişim var.

İnsanlar birbirlerine normalde saygılı. Sorun yok. Ama ne zaman fikir, düşünce tartışılmaya başlıyor, hır çıkıyor. Şimdi bakınız. Her zaman böyledir. Mecliste de, her yerde böyle. Ben düşüncelerinize saygılı olmak zorunda değilim. Düşüncenizi eleştiririm. Pozitif bilime aykırı ise… Ancak düşünce suçlu olmamalı. Davranışı hem eleştiririm. Davranış suçlu da olur. Devlet müeyyide uygulayabilir, davranış aykırı ise. Düşünceye saygılı olalım. Afaki bir ifade. Anlamlı değil, efendim. Yeterince tartışırsak belli doğrulara ulaşırız. İzninizle hocam, çok kısa, siz biliyorsunuz. İzleyicilerime aktarayım. Muzaffer Şerif hocadan söz edeceğim. Muzaffer Şerif Hoca Amerika’da doktora yapmıştır. ‘Kal’ demişler. Çok başarılı. 40’lı yıllarda. ‘Hayır, ben ülkeme gideceğim’ demiş. Ülkeye gelmiştir. Görüşlerini açıklıyor. Bir hoca, dil tarihte bir hoca. En kısa zamanda içeri atmışız, komünist diyerekten. Adam komünist filan değil. Hani olsa ne yazar. Ama öyle bir şey yok. Düşüncelerini beğenmeyip, hapse atmışız. Biraz durmuş hapiste. Sanırım, yanlış hatırlamıyorsam; Amerikan elçisi gelip diyor ki. ‘Bunu verin götüreyim’diyor. Hani ‘atmayın, bize verin’ demiş kibarca. Yani ‘siz atmayın. Hani kullanmıyorsanız, biz kullanırız. Bu iyidir’ demiş. Bildiğim kadar, elçi gidiyor. Hapishaneden alıyor, efendim. Ve diyor ki ‘Eve gidelim, eşyalarınızı alalım; gömlek, kazak.’ ‘Hayır’ diyor. Eve gitmez. Gömlek filan almaz Muzaffer Hoca. Çok kırılmış. Gider. O zaman vapurla gidiliyor. Biner. Ve Amerika’ya gider. O günden sonra hiçbir Türk ile asla konuşmamıştır. Hocam ne olur. İşte beni de hapse attılar. Kimseyle konuşmuyor. Adını değiştirmiş, İngilizce yazmıştır. Muzaffer Sherif; yani Sherif, İngilizce yazıyor. Bir hanımla evlendi. Dünyanın üç büyük sosyal psikologundan birisidir hala. Çok muhterem, değerli bir insandı. Doğruysa anlatılan; yaşlandığında odaya kapatır. Hiçbir Türk ile konuşmamış. Türkiye’ye asla gelmemiş. Kapıyı kapatıyor. İçki içiyor. Ege türküleri söyleyip, ağlarmış hoca. Ülkesiyle muhabbeti var. Ama çok kırılmış. Kendini çok kötü hissetmiş. Dün konuşuldu. Hapse giren pek çok insan var, bu salonda. Hala Türkiye’de de var. Geçmişte de var. 40’taydı. 50’de hala var bunlar. Çok kırılmış hoca. Muzaffer Şerif bizi niye kızdırmış? Çok özetle hocam, ‘oto kinetik’ demiş.

Şimdi bu salon zifiri karanlık olsun. Duvarda sabit şöyle kırmızı bir ışık var. Sabit bir ışık var. Baktığınız zaman bu ışığın hareket ettiğini algılarsınız. Işık hareket etmiyor. Kesinlikle sabit. Ama insan gözü bunu böyle dolanıyor, algılıyor. Dâhiyane bir deney. Muzaffer hoca birinci deneği oturtuyor. ‘Ne kadar hareket ediyor’ diyor. Işık hareket etmiyor. Bakıyor. Diyor ki ‘sola doğru on cm gitti’. Çıkıyor.

İkinci denek geliyor. Bakıyor. ‘Sağa yirmi cm gitti.’ Çıkıyor. Üçüncü denek, yukarı otuz cm gitti. Sekiz on deneği hep birlikte alıyor. ‘Bu ne kadar hareket etti’ diyor. Işık hareket etmiyor. Önce her biri önceki fikrini söylüyor. Yarım saat tartışıyorlar. Tartışma sonucu hiç karışmıyor, hocamız. Tartışma sonucunda şu ortaya çıkıyor. Diyorlar ki diyelim kuzeybatıya doğru on beş cm gitti. Grubun ortak kararı. Denekleri çıkarıyor. Tek tek alıyor. Birinci deneğe soruyor. İlk görüşünü bırakıyor. Grubun kararını kullanıyor. Kuzeybatıya doğru on beş cm…

İkinci, üçüncü, dördüncü denek, kuzeybatıya on beş cm gitti. ‘Normlar böyle oluşur’ diyor. Bu can sıkmıştır. Normlar böyle niye oluşuyor? Bakın buyurdunuz ki, demin sordum. Birbirinizin düşüncelerine saygılı olarak, yeterince tartışırsak belli doğrulara ulaşırız. Ulaşmayız. Doğrulara ulaşabilmek için elde referans gereklidir. Niye ışık hareket ediyor gözüküyor? Referans yok, efendim. Referans yok. İkinci bir kırmızı ışık koysanız, ikisinin de hareket etmediğini görürsünüz. Çölde hızla tek bir istikamette yürüyenler akşam çıktığı yere gelir. Hayretler içinde kalır. İleriye yürüyorsun. Bakıyorsun çıktığın çadıra gelmişsin. Referans yoktur çölde. Dağlar, telgraf telleri yok. Sağ bacağını, sağını kullanan, sola doğru bir mm büyük adım atar. Sola doğru muazzam bir daire çizer. Akşam olduğu yere gelir. Bu anlaşıldıktan sonra çöl birliklerine, araştırma ekiplerine birkaç solak koymaya başlamışlar. Bir kişi için çölde referans yok. İki kişi yola çıkarıyor. Bunlar doğru gidebiliyor. Solak sağa ittiriyor. Sağını kullanan sola ittiriyor. Birbirlerine referans olup doğruyu bulup gidiyorlar. Oto kinetik dediği Muzaffer Şerif hocanın referans yoksa bilimsel bilgi yoksa belli doğrulara ulaşmak mümkün değildir, efendim. Pozitif bilimin verisi olan belli doğrular gereklidir. Biz açılımları konuşmak istiyoruz. Bunu araştırdık mı? Elimizde bilimsel, gerçekten masa başında üretilmiş fikirlerde olsun. Ama bilgi olacak ki bilgiye istinaden yorumu biz yapalım. Biz bunu bilimsel olarak araştırdık mı? Ben bir bilim insanı olarak sadece bunu merak ederim, efendim. Vaktimiz yok. Olursa söyleyeyim. Mahalle baskısı fikrinin altında yanlışlar var. Mahalle baskısı konseptini galiba Şerif Mardin hocam ortaya attı. Bu kavramın bilimsel temeli zayıftır. Arkasında bu işin deney olmalı. Vakit olsa konuşuruz.

Şimdi demin de söyledim. Bir süredir dilime bir türkü takıldı. Pelesenk oldu. Karadeniz türküsü… Açıldım, açıldım, açılamadım canım. Ufaktı terazisi. Tartılamadım. Şimdi niye tartılamıyor? Terazi ufakmış. Demek ki tartılmadan önce teraziyi araştırmak gerekiyor. Kaç tonluk nasıl terazi? Baskül mü? İnce terazi mi? Teraziyi araştırmadan tartılmaya kalkarsanız açılamazsınız da tartılamazsınız da. Terazinin ne büyüklükte olması gerektiği bilimsel olarak araştırılmalıdır. Şimdi son bir şey: yarı şaka yarı ciddi. Çocukluğumda ben şunu duymuştum. Denirdi ki ‘alevere dalevere Kürt Mehmet Mehmet’e’. Kastamonu’nun k’sı. Alevere dalevere Kürt Mehmet Mehmet’e. Duymuşsunuzdur. Sonra bir de şunu duydum. Zaman geçti. Alevere dalevere Türk Mehmet Mehmet’e. Yani Trabzon’un t si ile… Çocukken hep şunu merak ettim Kürt Mehmet mi, Türk Mehmet mi? Vallahi bir türlü karar veremedim. Galiba hani şairane şimdi bilimin dışına çıktık, bilim insanlığının.

Şimdi biraz romantik söyleyeyim. Günümüzden yüz elli sene, iki yüz sene sonra, dünyada petrol bitince her halde şimdiki Kürt Mehmet ile Türk Mehmet’in torunları yan yana oturacak. O zaman şivelerde biraz yaklaşır. Biri diyecek. ‘A gardaş diyecek bu nöbet senin başına mı ihale edilmiştir, benim başıma mı? Öbürü diyecek. ‘Vallaha gardaş bilmem. Her hal bu bizim her ikimizin başına birden ihale edilmiştir. O zaman birbirlerine sarılacaklar bunlar. İzmir’in işgalini izleyen günlerde, Sultanahmet mitinginde manevi şahsiyetimizin de ellerinden öperim. Halide Edip hanımefendi ne demiş? Halide Edip Hanım Sultanahmet konuşmasında… Devletler, hükümetler düşmanımız. Milletler dostumuzdur. Milletler dostumuz. Bu çok güzel. Büyük Marmara depremi olduğunda bizi çok duygulandırdı. Yunanlı bazı gazeteler başlık attılar hocam, ‘Dayan komşi’ diye. Dünyadaki depremler karşısında, dünyadaki zorluklar karşısında dayanmak gerekiyor. Depreme dayanmak gerekiyor. Birbirimize sarılıp, birbirimize dayanmak gerekiyor efendim. Arz ettim.

Vamık Volkan: Tekrar merhaba. Ben de konuşmacılardan af diliyorum. Türkiye’de olmadığım için unvanlarınızı filan yanlışlık yapmamak için söylemedim. Fakat herkes Üstün Bey’i bir asistan olarak düşünmesin lütfen.

Üstün Dökmen: Çünkü sakalım yok. Asistan zannetmeyin, diye söyledim.

Vamık Volkan: Onun için Üstün Bey unvanlarını size söylemek istiyor.

Üstün Dökmen: Ankara Üniversitesinden Profesör Üstün Dökmen. Üniversitemin adını söylemek istedim. Yani bilim insanıyım. Oraya mensubum. Sağ olun Hocam.

Vamık Volkan: Çok sağ olun. Bundan sonraki konuşmacımız: Durmuş Bey. Unvanlarını söylemeyeceğim. Fakat biliyorum ki herkes onu tanıyor. Onun için gerek yok. Durmuş Bey, buraya gelin.

Durmuş Hocaoğlu: Sayın Başkan, kıymetli davetliler, arkadaşlarım, meslektaşlarım, genç öğrenci arkadaşlarım ve Ekopolitik’in saygıdeğer yöneticileri, Sayın Tarık Çelenk başta olmak üzere… 27 Ocak’ta Ekopolitik’in birinci toplantısında bulunmuştum. Oradaki giriş cümlemi tekrar ederek başlamak istiyorum. Ekopolitik ile iki buçuk sene direkt temasım oldu. Ondan sonra da o gönül bağı devam ediyor. Aynı cümleleri söyleyecek olursam: Onların iyi çocuklar olduğuna hüsnü şahadet ederim. Bunu burada da söylüyorum.

Dün zaman zaman sesler yükseldi. Belki de en çok ben yükselttim. Ama güzel bir toplantı oldu. Çünkü konuşabildik. Konuşulabilen bir ortamda daima gelecek için bir ümit kapısı açıktır. Söz esastır. Ahdi Atik ‘Önce söz vardı’ der. Yani kelam… İsa Nebi’ye ilâhî söz ilkah edilmiştir. Kelimatullah, yani… Kuran’ın adı Kelâm-ı Kadîm’dir, ezelde söylenmiş söz demektir. Ama günümüz Türkçesi bir kabile Türkçesine döndürüldüğü için, nasıl ki kırık pirinçten pilav olmazsa o Türkçe ile de medeniyet olmaz. Bu sözün üzerine bir iki kelam etmek istiyorum. Mesela ‘Sayın Başbakan’ın şu lafını çok beğendim’ diyor, birisi. Bu çok ayıp bir şey. Laf değersiz söz demektir. Bunun bir altı daha var, daha değersiz olan: Lâf-ı güzaf. Saman söz demektir. Onun altında da lâkırdı var, yani boşboğazlık. Bunlar asaletli meclislerde kullanıldığı zaman hakaret anlamı taşır. Bunların üstünde söz var. Sözün üstünde kelâm var. Kelamın üstünde de kelâm-ı kibar var.
İmdi: Eğer konuşabiliyorsak o kapı açık demektir. Hangi kapıdan bahsediyoruz? Biz, nasıl olur da bu topraklarda birlikte yaşadığımız gibi bundan sonra yaşamaya devam ederiz? Kant’tan bir şey söyleyerek bu konuya girmek istiyorum. Kant ebedî barış teorisinin en büyük ismi olarak bilinir. Bu ebedi barış Avrupa Birliği’nin, Avrupa ülkelerinin birbirlerinin boğazlarını kesme denemelerinin sonucunda 18. yüzyılda ortaya çıkmış olan bir terim. Biliyorsunuz Roma’nın çöküşünden sonra Avrupa’da iki ana akım yan yana, aynı nehirde varlığını sürdürdü. Bugün de devam ediyor, tıpkı Necip Fazıl’ın Sakarya şiirinde ‘bir yandan irin akar, bir yandan nur’ diye anlattığı gibi. Bu iki ana akım Roma’nın yeniden toparlanması, diğeri de buna taban tabana zıt olarak bağımsız devletler fikri. Roma’nın yeniden toparlanması, bağımsız devletler fikri için ölümcül bir tehdittir. Ama bu, hep devam etti. Roma’nın tam çöküşünden az biraz önce Aurelius Augistinius’un “Tanrı Devletine Dair” isimli eserinde geliştirmiş olduğu; insan soyunun birliği, “totus gentum humanus”. Zamanla bu, “Hıristiyanların birliği” şeklini aldı, Hıristiyanlık da Avrupa kıtası ile özdeş olduğu için “Avrupalıların birliği” anlamını taşıdı. Ve ilk Avrupalı kelimesi Şarlman için kullanıldı.

Poitiers savaşından sonra ona “Avrupa’nın babası” adı verildi. Avrupa’da Roma, Batı Roma’yı kastediyorum. Zaten Roma deyince, ayrıca belirtilmediği takdirde Doğu Roma akla gelmez. Batı Roma’nın yıkılışından sonra biraz kendisinde güç gören her Avrupa devleti Batı Roma’nın o muazzam mirasını toparlamaya çalışmıştır. Ama nasıl? Kendi gücüyle diğerlerini domine ederek… Bu en son kendisini Hitler’de gösterdi. Napoleon da bunun peşindeydi, Şarlman da bunun peşindeydi. Şimdiki Avrupa Birliği projesi de tamı tamına budur. Yani mâalen değil, tamı tamına budur. Diğeri de hayır bağımsız devletler olsun diyenlerin tarafı. Tabii bağımsız devletler…

Avrupa küçük bir kıtadır. 10.451.000km²’dir. Asya’nın merkezi olan Orta-Asya’dan küçüktür. Böyle bir kıtada çok devlet olmuyor, yaşamıyor. Avrupa fazla devleti kaldırabilen bir coğrafyaya sahip değil. Onun için çok devlet ve her birisi de çok iddialı topluluklar. Roma’yı yıkan barbarlar bugünkü medeni Avrupalılar. Her birisi kendi şahsiyetini ve ferdiyetini muhafaza ettiği zaman aralarında kavga, dövüş bitmiyor. Hiçbir zaman bitmiyor. Almanlar kendilerine Tanrı’nın vermiş olduğu yeri beğenmiyor. Bu ne diyor böyle: Kuzeyi Buz Denizi’ne bakıyor, kesintisiz bir sahil şeridimiz yok, ortadan böyle dil gibi Danimarka çıkıyor. Ee ne olacak? Ben Akdeniz’e inmek isterim. Ama Boş arazi değil, dolu. Onun için hababam oraya yükleniyor. Büyük mimarlar, Dante ile birlikte Dante’nin De Monarchia’sı ile birlikte bir araya gelelim ve bir Avrupa konfederasyonu oluşturalım fikri net olarak söyleniyor, 13. yy’da. 18. yüzyılda Abbé De Saint Pierre bunun adını koyuyor: Avrupa’da Ebedî Bir Barış Projesi… Ama Abbé de Saint Pierre’in mütefekkir çapı tabii Kant ile mukayese bile edilemez. Derken, Kant bir risale yazıyor, çok da mütevazı bir isim koyuyor: Ebedi Barış Üzerine Felsefi Bir Deneme. Bir deneme diyor. İşte bugünkü Birleşmiş Milletler’in de teorik temeli odur.

Avrupa Birliği’nin de en önemli temeli odur, fikir temeli. Kant’a ait bir öksürük reçetesi bile önemlidir. Bu da çok önemli. Ve bu risalenin girişinde Kant aydınlanmanın en önemli kavramlarından birisi olan “tabiî hal”i, status naturalis’i tarif ederek başlar. Nedir bu status naturalis dediğimiz şey? İnsan iyi midir, kötü müdür, kısacası. Bizim kendi kültürümüzde fıtrat dediğimiz şey. ‘İnsanlar arasındaki tabi hal bir barış hali değil, her an patlamasa bile her an patlayacakmış gibi duran bir savaş halidir’ der. Bu aynen Hobbes’u anlatıyor. Arkasından da şöyle der: “O halde bir barış kurulmalıdır”, bu cümlenin hemen arkasından… Fakat nasıl barış? Problem burada. Hani Churchill’e demişler: ‘Hiç puroyu bıraktınız mı?’. ‘Çok’ demiş, “bin kere.’. Yani bin kere bırakmak, bin bir kere başlamak demek.

Öyle bir barış olmalı ki, bundan sonra savaş olmamalı. İşte “ebedî barış” bu. Ve iki tür barış tarifi yapıyor. Birisi pactum pacis, diğeri foedus pasificum; barış paktı, barış antlaşması. Barış paktı bir savaşı bitirir, barış antlaşması bütün savaşları bitirir. Bu nasıl olmalı? Bu şöyle olmalı diyor. Gelecek herhangi bir savaşın gizli tohumlarını içinde taşıyan her barış, yeni bir savaş doğurur. Nitekim 1918’de Alman milletinin gururu rencide edilerek, ona bir vagonda barış antlaşması imzalattırıldığında, Hitler intikamını alıp Fransa’ya diz çöktürünce, o vagonu buldu, getirdi ve Fransa’ya bir anlaşma imzalatarak intikamını aldı. Çünkü bir milletin gururu kırılmıştı. O zaman söylemişlerdi.

Bundan bu sonuç çıkar. Kant’ı iyi okuyun bu I. Dünya Savaşı’nın arkasından daha büyüğü geliyor diye… O halde bir arada yaşayan insanlar barış akdetmek istiyorlarsa, şunu bilsinler. Bu eğer bir pactum pacis olacaksa, bu gelecek bir savaş için soluklanma sürecidir. Clausewitz de böyle tanımlar. Her barış yeni bir savaş için istirahat ve hazırlık süresidir. Ve Clausewitz’in savaşı nasıl tarif ettiğini biliriz. Siyasetin başka vasıtalarla devamı. Yani savaş bir siyaset türüdür. Bunu mâkûsundan okuduğumuz zaman şu sonuç çıkıyor. Siyaset de savaşın bir türüdür. Yani modern fizikte enerji maddenin, madde de enerjinin farklı form almasıdır demesi gibi. İmdi, öyle bir barış fikri olan insanlar bir araya geldiklerinde bir pactum pacis imzalarlarsa, bunun bir kıymeti yok. Hemen pactum pacis imzaladıktan sonra, atölyeye koşun, silahlarınızı hazırlayın, antrenmanınızı yapın, baltaları toprağa gömmeyin; gömeceksiniz, yağlayın, kutusuna koyun; çünkü lazım olacak. Fakat Kant’ın bütün dehasına rağmen cevabını bulamadığı bir sorudur, bu: Nasıl ederiz de gelecek bir savaşın gizli tohumlarını içinde taşımayan bir foedus pasificum; yani bir barış antlaşması imzalayabiliriz? Çünkü konu insan. Kant bunu kendisi söylüyor. Kant’ın insan felsefesi çok karmaşık bir şeydir.

İnsanları tanıyan, insanı tanıyamaz, der. Hani bazısı der: Ben şunu tanırım, ben şunu tanırım, ben şunu tanırım. Benim bir akrabam var. Kimi söylesem ‘ben onu biliyorum’ diyor. Başlıyor adamın beş göbek ceddini saymaya. Ve şöyle diyor: Ben insan tanırım ağabey. Yani sen insanları tanıyorsun. İnsan dediğimiz mücerret bir şeydir. Görünmez, elle tutulmaz. O bir kavramdır. İnsan dünyadaki en zor varlık. Yani bazıları der ki: Allah insanı yarattıktan sonra pişman olmuş. Ama bir kere de başlamış. Bir gün bir sohbet sırasında İlahiyat’tan Necip Taylan, bir aykırı ilâhiyat profesörüdür, dedi ki Allah’ın insan projesine ancak yüz üzerinden 50 veririm, o da Allah’ın hâtırına, ama kadın projesi felâket, 10 bile almaz. İnsan böyle zor bir varlık işte. Hani Allah meleklere ben bir insan yaratacağım dediği zaman, kıyamet kopuyor. Sen kan dökecek olanı mı yaratacaksın filan… Allah’ın verdiği cevap şu: Ben bilirim, siz bilmezsiniz. Açıklama yapmıyor. İnsan kan döken bir varlıktır. Nitekim Kant buna atıfta bulunur. Kan dökme önlenemiyor bile. Çünkü insanların savaş çıkartmak için aslî bir sebebe de ihtiyacı yok. İnsan o sebebi icat eder, kan dökmek için.

“Harbin hususî bir sâike ihtiyacı yoktur. Çünkü onun ruhları insan, onun kökleri insan ruhunun derinliklerine gömülüdür” diyor Kant bu eserinde ve bütün barış, ebedi barış projesi çöküyor burada, kendi eserinde. Bunu tamamlayan bir makalesinde de şöyle der. Sonuç olarak dün o cümleyi söylemiştim toplantıda. “İnsanın yontulmuş olduğu, eğri olduğundan, dümdüz olan hiçbir şey yontulamaz”. Ama buna rağmen bu barış arayışlarının önünü elbette kesmemeli. Ebedi barış yok. Çünkü insan… Kur’an-ı Kerim’de, Allah ben insanı bunalımda yarattım der, rahatsız yarattım der. Kriz içinde yarattım der. İnsan da daimi surette kriz halinde olan bir varlıktır. Şimdi konuyu felsefeden, soyut felsefeden onun somut şekline dönüştürelim. Çariçe II. Katerina biliyorsunuz Rusya’yı ayağa kaldıran birkaç kişiden birisi. Aslında Alman, ama Rus çariçesi; ahlaken hiç de imrenilecek birisi değil. Ama inanılmaz bir imparatoriçe. Bir de çok aydınlanmacı ve kameralizmin yani entelektüel despotizmin en önemli isimlerinden birisi o çağda. Filozoflarla mektuplaşıyor. Öyle kolay değil yani Diderot ile felsefi tartışma yapmak…

Diderot’nun bir gün ona yazmış olduğu bir tavsiyeye, verdiği bir cevap siyaset literatüründe çok çok zikredilir. “Azizim Monsieur Diderot” de Katerina, “siz bir filozofsunuz ve bu fikirlerinizi kamış kalemi, çini mürekkebine batırarak kâğıt üzerine yazıyorsunuz. Ben bir imparatoriçeyim. Ben bu fikirleri kılıcımı insan kanına batırarak insan derisinin üstüne yazacağım. Benim sıkıntım burada.” İşte siyaset budur! İnsan derisinin üstüne, kana daldırılmış kılıçla nasıl yazı yazarsınız? Kolay çözülür bir problem değil. Atomun çekirdeğini patlatmak bunun yanında hiçtir. Neticede insansız bir bilimle uğraşıyorsunuz. O halde ne yapmalı? Şairimiz der ki: “Koyun kurt ile gezerdi / Fikir başka başk’olmasa”. Ama o zaman kurtların da ot yiyecek şekilde yeniden dizayn edilmesi lazım. Koyunlarla kurtlar bir araya geldiği zaman kurtlar koyuna düşmanlıklarından dolayı değil, onun için öğle yemeği anlamı taşıdığından onu öldürür.

Rudyard Kipling’in o çok meşhur Ormanın Kitabı’nda çok güzel bir sahne vardır. İngiliz kolonizatörünün, subayının oğlu ve Hintli arkadaşı ormanda kaybolur. Ormanda da bir “şira” adlı bir kaplan var ki filler bile ondan kokuyor. Şira kükrediği zaman filler kaçacak delik arıyor. Bunlar da tam böyle, birden Şira ile burun buruna geliyorlar, iki çocuk. Sapır sapır titriyor İngiliz’in çocuğu, öteki de. Yavaşça eğilerek şöyle diyor, İngiliz çocuğu Hintliye: ‘Bize çok düşmanca bakıyor’ diyor. “Hayır”, diyor beriki, “Şira kimseye düşmanca bakmaz. O seni öğlen yemeği olarak görüyor.” Kaplanlar insanları bunun için öldürür veya geyikler bunun için öldürülür. Ama insan kendi hemcinsini, bilerek taammüden öldüren tek varlıktır. Çünkü insan suç işleyebilme imtiyazına sahip tek varlıktır. Suç işleyebilme hürriyetine sahip tek varlıktır. İşte koyunun kurt ile gezeceği bir cemiyet tasavvur ediyorsanız, bu muhal. Oturursunuz, onu Diderot’nun yaptığı gibi kaleminizi Çin mürekkebine daldırarak kağıda yazarsınız. Ama dünyada bu işler böyle değildir. Şu halde, ne yapalım?

Asgari konuşabileceğimiz şeyleri konuşalım. Burada bunun ilk şartı şu: Asla anlaşamayacağımız şeyleri masaya getirmeyelim. Anlaşabileceğimiz şeyleri konuşalım. Çünkü herkesin kendine göre bir sınırı var. Bir örnek vermek istiyorum, Amerika Birleşik Devletlerinden. Biz genellikle kendi üzerimize çok kapanık olduğumuz için; Türk aydınları, ilim adamları ve aydının en zirve tipi olan filozofları - Türkiye’de böyle bir filozof var mı, bilmiyorum ama - etnik mesele sadece sanki Türkiye’de varmış gibi davranıyor. Halbuki etnik mesele bidayetinden beri var. Olmaması mümkün değil ama, bilhassa 1960’tan sonra bütün dünyada dört şeyde çok büyük ivmelenme gözüktü. İnternet dolayısıyla, iletişim yoluyla küreselleşme. Sonra ekonomik bir küreselleşme akımı ortaya çıktı. Ve buna taban tabana zıt olarak, küreselleşme kendi anti tezini hemen yarattı. Milliyetçilik yeni bir evirilme sürecine girdi. Ve milliyetçiliğe paralel olarak da etnikçilik ortaya çıktı. Ve bu durumu Anthony David Smith (hangi kitabında tam hatırlayamıyorum) şöyle ifade ediyor. Diyor ki: “Mevcut milletlerin içerisinde kader ânının kendisine gelmesini bekleyen başka milletler vardır.”

Doğru diyor. Mevcut milletlerin içindedir bunlar. Ve onlar kader anını bekliyordur. Bu kader anı o mevcut milletlerin siyasi yapılarının çözülmesiyle ortaya çıkar. Tâ 1960’ta Leslie Lipson, Demokratik Uygarlık’ta bu konuyu ele alır, Hispanikler bağlamında. Anthony Smith bundan yirmi sene sonra yazıyor o kitabı. Her zaman o en iyi oturmuş müstakar bir siyasi yapı içerisinde, bir ulus devlet siyasi yapı içerisinde bile o yapının çözülmesini bekleyen ve ‘artık kader ânı bana geldi, tarih sahnesine çıkma zamanı bana geldi, artık zaman benim zamanım’ diyen bir etnik kitle meydan okumaya başlar. Bu böyledir işte. Bu tabiidir.

Dediğim gibi tarihte olmuş olan hiçbir şey aykırı değildir tarihin akşına. Tarihin akışının icabındandır bunlar. Bu meydan okuma bazılarında hüsran ile sonuçlanır, bazılarında sonuç alır. Bazılarında da ne o, ne bu bir galip gelir ve sonuçta bir yapı değişikliği ortaya çıkar. Şimdi bu durumda ben, bir defa, bu dışarıyı iyi tanıyamamayı ilim adamlarımız, entelektüellerimiz ve siyasetçilerimizde artık bir kriz halinde görüyorum. 2000’li yılların başındaydı. Huntington bir makale yazmıştı: “The Hispanic Challenge”. Bu makale maalesef Türkiye’de hiç tartışılmadı. Sadece Gündüz Aktan köşesinin altında (o zaman Radikal’de yazıyordu.) buna bir atıfta bulundu, o kadar; muhtevasından bile bahsetmedi. Foreign Affairs’deki bu yazı bir veya iki sene sonra kitap haline geldi.

Ana fikir ne? Ana fikir zaten isminde hissettiriliyor. “ABD’de bir Hispanik meydan okuma var”. Meydan okuma, düpedüz meydan okuma. Neye meydan okuma? Amerikan eritme potasına meydan okuma. Amerikan eritme potasının ne olduğunu biliyoruz. Amerika 1776’dan bu yana çekirdek merkezi, yoğun merkezi “WASP” olmak üzere - yıldızların ve galaksilerin oluşumunda olduğu gibi - bir şey oluşturuyor: Bir millet yaratmaya çalışıyor. Bu millet yaratmayı Amerika iki yüz otuz üç yıldır neyle başarmıştır? Bu “WASP”ın etrafında yetmiş iki milletten bir millet inşa ediyor, Amerika. İçlerine her gelen bu eritme potasında şu veya bu şekilde büyük ölçüde eridi, yalnız Hispanikler direndiler, Amerikalı kimliğini reddettiler. Zencilerin bütün iddiaları şu: “Biz sizinle özgür eşit Amerikalı olalım; biz ayrı dil istemeyiz, otonomi istemeyiz, hiçbir şey istemeyiz. Sadece bizi eşit Amerikalı kabul edin”.

Hispanikler ise şöyle diyor: “Hayır, biz burada Hispanik olarak tanınmak istiyoruz. Eğitim hakkı isteriz, İspanyolcanın ikinci dil olarak tanınmasını isteriz, otonom bölge isteriz”. Bu konuda da tek makaleyi ben yazdım. Ekopolitik’te çıktı. Yani internet makalesi. Henüz onu tam akademik formata çeviremedim. Haritayı koyduğunuz zaman Türkiye’nin güneydoğusu gibi Amerika’nın güneydoğusu var. Tam böyle bir bölge. Türkiye’de onu okumanızı rica edeceğim. Fazla iddialı yazamadım. Çünkü oraya yetiştirmem gerekiyordu. Onu okuduğunuz zaman Türkiye ile Amerika arasında çok şaşılacak benzerlikler var; iki ülke arasındaki bu konudaki ortak noktalar insanın gözlerini yuvalarından fırlatır. Orada Huntington şöyle cevap verdi: “Hispanik meydan okumaya karşı şunu söylüyoruz. Amerikan rüyası İspanyolca görülmez, İngilizce görülür. “Americano Dream” diye bir şey olmaz, ancak “American Dream” olur.

O halde nereye geliyoruz? Konuşmak istiyorsak - çünkü konuşmalıyız, yine çünkü sözün bittiği yerde harp başlar. Ve ‘harp kendi kanunlarını koyar’ der Cicero - sözün bittiği yere hiç sürüklenmeyelim. Konuşacaksak, siyasetçiler gibi asla konuşmamalıyız. Dün de söylediğim sözü tekrar ediyorum. Sayın başkanın faşizan uygulamalarından birisi olarak, iki üç dakika diye önüme bir kağıt geldi. Onun için bitirmeye çalışıyorum. Yani ben de bilirim o faşistliği de oraya taşımak istemiyorum. Bir; üzerimizde, biz Türklerin ve siz Kürtlerin kabul edemeyeceği şeyleri buraya getiremeyiz. Kabul edebileceğimiz şeyleri söyleyelim.

İkincisi biz Kürtler veya biz Türkler diye başladığımız zaman bu anlaşmazlık demektir. Çünkü biz ve siz dediğimiz anda zaten zihnimizde bölünmüşüz demektir. Hani papazın birisi bir adamın sürekli olarak, rahip efendiden ‘zina yaptım, zina yaptım, zina fikrini atamıyorum’ diye gelip günah çıkartmasını ister… Artık papaza gına gelmiş onun günahını çıkarmaktan. ‘Git oğlum’ demiş ‘zina fikri senin kafanda’. ‘O kafayı değiştirmediğin müddetçe yanıma gelme; benim artık Allah’a senin için dua etmekten yüzüm kalmadı’ İnsana ait olan her şey önce zihinde başlar. Eğer zihinlerde bölünmüşlük yaşıyorsak, biz asla bir arada olamayız.

Zihinlerde bölüşmüşlüğü şu şekilde silmeyi teklif ediyorum. Bir: Entelektüeller asla siyaset yapmamalı. Dün söyledim. Karşımdaki insana baktığım zaman, dalak, böbrek, ciğer, on iki parmak bağırsağı ne varsa görmeliyim. Bütün kartlar açık olmalı. Poker oynamamalıyız. Buradan kağıt çıkmamalı. Kâğıtların tamamı masanın üstüne… Bunu yapmıyoruz. Orada kullanılan teknik terimlerin herkes ne anlama geldiğini biliyor. İkinci şartım da şu. İkinci şart. Yani benim gördüğüm ikinci şart. Bu devam ettiği takdirde problem bitmez, en azından etnik problem bitmez kolay kolay. Çünkü karşınızda uluslaşma süreci yaşayan veya elitlerinin böyle bir süreç yaşadığını iddia ettiği bir siyasi topluluk var. Bu sancı bitmez. Ve ikincisi de… Bitti sayın başkanım. İkincisi de şu. Müdahalenizle vallahi unuttum, ne diyeceğimi ikinci şartım diye. Heybetinizden korkuyorum başkan. Az öteye gidin.
Vamık Volkan: Ben sizden daha büyüğüm.

Durmuş Hocaoğlu: Mutlaka Napeleon’a mareşal… Şunu anlatmak istiyorum. Ortamı da gevşeteyim.

Vamık Volkan: İzin vermiyorum. Çünkü gerçekten iki arkadaşımız daha var.

Durmuş Hocaoğlu: Napoleon mareşaline demiş ki: “Şuradaki kitabı bana verir misin? Boyum yetmiyor da”… O da böyle dalyan gibi adam. Biraz da imparatora gösteri yaparcasına, onun üstünden böyle uzanmış. “Gördüğünüz gibi” - biliyorsunuz, Napoleon orta boyludur – “majesteleri ben sizden daha yüksekteyim” deyince, “Hayır” demiş Napoleon, “sadece daha uzunsunuz; büyük olan benim”. Buna göre, Sayın Başkanım! ‘Ben sizden daha büyüğüm’ diyor. ‘Hayır daha uzunsun’ demiş. Ama siz benden daha büyüksünüz. İkinci şartım kısaca şu. Bunu devam ettirelim. Ve asla birbirimize siyasetçi gibi davranmayalım.

Üçüncüsü de şu: Biz burada eğer bu mülkü parçalamaya kalkacak olursak, hiçbirimiz, geriye kalan parçalardan hiçbirisi; yani orada Kürdistan, burada Türkistan, hiçbirisi Anadolu’nun yükünü taşıyamaz. Bu çöker. Şu Süleymaniye’yi demin şöyle tarif ettim. Dedim ki Cenabı-ı Hak önce Süleymaniye’yi gökte yarattı, yani İdealar Âlemi’nde yarattı onu, O’nu mâverada yarattı. Platon’un idealar âleminde. Sonra o Süleymaniye’yi nesneler âlemine teşahhus ve tecessüm ettirerek indirmeye karar verdiği zaman sırf Süleymaniye’yi kondurmak için İstanbul’u yarattı. O medeniyetin zirvesidir. İslam mimarisinin ikinci zirvesidir. En büyüğü Selimiye’dir. Evet, entelektüel ve estetik zirvesidir. Evet: Bu medeniyet bu topraklarda yeşerdi.

Bunun için bu topraklarda hükümranlık parçalandığı anda ne tek başına Türk’ün ne tek başına Kürt’ün omuzları Anadolu’nun yükünü kaldırmaya yeter. Tek kazanacak olan - eğer Kürtler, Türkiye’yi parçalayacak olurlarsa, onlar kazanmayacaklar, onların arkalarındaki aktörler kazanacak. Gaye Anadolu’yu geri almak çünkü. Bir İngiliz diplomatı şöyle diyor: Türkler 1600 yıldır batının bedenine batmış yabancı bir cisimdir. Biz 1600 yıldır bunu çıkarmaya uğraşıyoruz.
Vamık Volkan: Çok teşekkür ederiz.

Durmuş Hocaoğlu: Bu, üçüncü şartım da bu. Zannedersem bu kadar şart yeter. Sağ olun.

Vamık Volkan: Halit Bey lütfen gelir misiniz? Hakkari’den…

Halit Yalçın: [Kürtçe] Roj baş. Biréz serok,û dostén héja û berkeftî. Ez gelek pé xweşim ko biréz Tarık Begé û Murat Begé ez jî helbijartime ku ez îro hizr û bîrén xwe péşkéşî web ikim. Her wîsa min xwest ku ez vé silavé bi zmané xwe ji we re bikim. Gelek caran di Televizyonan de min mirovén wekî serok Vamık Volkan, Biréz Cengiz Çandar û Altan Tan di ditin. Îro ez dé bo wan axivim. Ji ber hindé heke heyecana min hebit hûn bibexşin.
Günaydın. Bugün burada siz değerli arkadaşlarımla birlikte olmaktan çok mutluyum ve yine bugün Tarık Bey, Murat Sofuoğlu ve arkadaşları öncülüğünde Ekopolitik’in düzenlediği bu toplantı için minnettarım. Konuşmamın başlangıcını kendi dilimde yaptım.

Saygıdeğer Hocam, saygıdeğer misafirler, değerli dostlar.

Toplantımızın ikinci gününde birinci günü değerlendirmek üzere çıktık buraya. Daha çok bu konuyla ilgili konuşalım istedik. Aslında ben Durmuş Hocamızın fobilerini yok edemem. Onun korkularını gideremem. Çünkü bu fobiler… Kendisi psikiyatri ile ilgileniyor, fizikle ilgileniyor, fizik ötesi ile ilgileniyor, fiziğin berisi ile ilgileniyor, her şeyiyle ilgileniyor. Fobiler kolay kolay bozulmuyor. Fobiler kolay kolay yıkılmıyor. Ancak bunu Vamık Hocam umarım, daha rahat tedavi edebilir.

Ben daha çok dün müzakere sorularımızın yani Ekopolitik’in hazırladığı müzakere soruları üzerinden, o soruları cevaplandırmaya çalışacağım. Ve bu soruların içerisinde kendi kişisel hikayemi de anlatarak gideceğim. Arkadaşlarımızın bizim için sorduğu birinci soru: Türkiye’de farklı etnik gruplardan gelen insanların yaşamında birlik ve beraberliği sağlayan elementler nelerdir? Ortak aidiyetten söz edilebilir mi?

Benim bu soruya vereceğim cevap; çok kısa ve net olarak, evettir. Biz her şeyden önce insanız. Ve insan olmamız itibariyle de en önemli ortak aidiyetimiz insan olmaktır,… Dün Gültan Hanım da bunu açıkladı, söyledi. İnsan olmamız itibariyle bir ortak aidiyetimiz vardır. İkinci olarak, ortak bir geçmişimiz var. Ortak geçmişimiz, geleceğimizin garantisidir.

Dostlarımız, Türkiye’deki Türk dostlarımız, ortak geçmişimizin çok sorunlu olduğunu söylüyorlar. Doğrudur. Ortak geçmişimizde zaman zaman sorunlar olmuştur. Ama biz son seksen altı yılı çıkarırsak veyahut da son yüz yılı çıkarırsak sorunlu bölgenin, ondan önceki dönemde çok topyekûn, Kürtlerle Türkler arasında, Kürtlerle Osmanlılar arasında ciddi sorunlar yoktur. Ben bir olay anlatmak istiyorum. Bu biraz da bizim kişisel, yani lokal tarihimizle alakalı olduğu için…

1475 yılında Arap Halil adında bir Akkoyunlu komutanı Hakkâri’ye saldırıda bulunuyor. Hakkâri şehir merkezinde, Hakkâri kalesinin beyinin bütün sülalesini kılıçtan geçiriyor. Bir çocuk kalıyor. İsmi İzzeddin Mücella olan bu çocuk Fatımi devletinin elinde bulunan Abbasilerin yanına götürülüyor. Biliyorsunuz, Hakkâri beyleri de Abbasi soyundan gelmişlerdir. İzzeddin Mücella dağların çocuğu olduğu için, gürbüzleşiyor, gelişiyor. Bir süre sonra oradaki aile diyor ki: Nasıl olsa bu da bizim soyumuzdandır. Bu da Abbasi’dir. O zaman halife olsun . Bu çocuk, İzzeddin Mücella Halife oluyor. Ama hep Hakkâri aşkıyla, Berçelan yaylalarına geri dönebilme aşkıyla yanıyor. Ve ömrü yetmiyor. Vefat ediyor. Yerine oğlu geliyor. Emadeddin adında bir oğul. O da vefat edince, onun yerine Musa El Mütevekkil Alallah geliyor. Musa El Mütevekkil Alallah kimdir, biliyor musunuz? Yavuz Sultan Selim’e hilafeti veren insandır. Ve Yavuz Sultan Selim’e Musa El Mütevekkil Alallah hilafeti verip, onunla beraber İstanbul’a geldiğinde, Yavuz Sultan Selim diyor ki: Sen ne istiyorsun? ‘Ben’ diyor. ‘Hakkâri’ye geri gitmek istiyorum.’ Ve tekrar Hakkâri’ye geliyor. İşte bizim geçmişimiz, ortak geçmiş bu.

Selahaddin Eyyubi kendi hükümranlık alanını geliştirirken, Nureddin Zengin’in hanımı Esma Sultanla evlendikten sonra bir hükümranlık alanını geliştirebiliyor. Türklerle Kürtler arasında yaklaşık hep bin yıllık bir geçmişten bahsediyoruz ya, bin yıllık geçmişte bu tür enstantaneler var. 1514 yılından 1826 yılına kadar Kürtlerle Osmanlılar arasında bir tek çatışma olmamış. Ama sonra bir çok çatışma olmuş. 1807 yılında Abdurrahman Paşa, Baban isyanı olarak biz Kürt milliyetçilerin öne çıkardığımız isyan, daha çok Bağdat valisine karşı onun uygulamalarına karşı yapılan bir eylemdir. 1826’dan sonra II. Mahmut’un merkezileşme çabalarından sonra gelişmiş. Fakat bu tür isyanların hepsi lokaldir ve kesinlikle bütün bölgeyi kapsamamıştır. Buna karşın Kürtlerle Osmanlılar bu tür sıkıntıları bile aşabilmiştir. İşte bizim bu ortak geçmişimiz, geleceğimizi oluşturacaktır. Ve geleceğimizin garantisidir. Ancak ne ortak geçmişimiz ne Müslüman olmamız, ne insan olmamız belki Türkiye’deki bütün vatandaşları mutmain edecek, tatmin edecek bir gelecek oluşturmayabilir. Bunu birçok insan söyleyebilir. Bunun için de biz hukukun üstünlüğüne yani gelecek açısından hukukun üstünlüğüne önem vermek zorundayız. Vatandaşlık hukuku, herkesin eşit ve özgür olduğu bir vatandaşlık hukuku gerçekten Kürtleri bu ülkeden koparmaz. Bu ülkeye yapıştırır. Kürtler için Türkiye’de eşit ve özgür vatandaş olmak her şeyden önemlidir.

İkinci sorunuz…

Diyorsunuz ki: ‘Kimlikleri ayıran veya tek gruplar için kimlik sembolü olarak algılanan tarihi algılar var mıdır?’

Evet, vardır. Kürtleri Türklerden ayıran en önemli özellik bizim Kürtçe konuşuyor olmamızdır. Biz Kürt’üz. Ve dilimiz de Kürtçedir. Bizim ülkemizin ismi 1900 yıllarının başına kadar Osmanlı belgelerinde de geçtiği gibi Kürdistan’dı. Kimsenin bizim dilimizle, bizim kültürümüzle, bizim edebiyatımızla herhangi bir sorunu yoktu. Bütün insanların kendi dilini sevdiği kadar, biz de kendi dilimizi seviyoruz. İkinci bir mesele bu aidiyet, farklılık yaratan şeylerden birisi; Kürtlerde milli bayramlardır; Nevroz bayramı gibi. Biliyorsunuz Nevroz bayramı geçen senelere kadar yasaktı ve kutlanamıyordu. Kürtler bu bayramı baharın gelişi, yeni yılın başlangıcı olarak kutlayabileceklerken, başka yerlere gidip işte herhangi yerlere gidip, tıpkı güney Kürdistan’da olduğu gibi, oralarda eğlenecekken, biz bu günü daha çok savaş mantığıyla kutluyoruz. Daha çok savaş günü ve direnme günü yapıyoruz. Bizim böyle efsanelerimiz vardır. Tıpkı Türklerde Ergenekon efsanesi, Asena efsanesi v.b insanlara yaşam enerjisi veren efsaneler olduğu gibi, bizde de böyle efsaneler vardır.

Ancak ben dille ilgili bir şey daha söylemek istiyorum. Ben bir Cemil Meriç hayranıyım. Cemil Meriç’i gerçekten çok seviyorum.

Cemil Meriç’in yazdığı her satırı, özellikle de âmâ olduğunu bilerek, onun kafasında nakşettiğini bilerek… Onun böyle, ‘Ey Nemesis, Nemesis. Alnı bir mezar taşı kadar soğuk, bakışı bir cellat satırından daha korkunç ilahe! Neyimi kıskandın benim? Elbette ki Promete seni çılgına döndürecekti. Dara’nın azametine,Karun’un debdebesine,İskender’in yiğitliğine kızmakta haklıydın. Homeros, Milton, Beethoven hışmına uğramaya layıktılar. Ey yıldırımlar gibi ulu çınarlara musallat tanrıça, ben ne erguvanlar içinde doğan bir Bizans Prensiydim ne gururuyla tanrıları kışkırtan bir Titan. Ama madem ki yalnız uluları, yalnız mutluları damgalayan parmakların bana kadar uzandı, madem ki beni de hışmına layık gördün, seni utandırmayacağım. Ya ölüm şarkılarımı boğacak yahut elimden aldığın dünyadan çok daha muhteşem kâinat yaratacağım. Sana meydan okuyorum Nemesis, senden korkmuyorum ey çılgın bakire.”… O sözler beni çok mutlu ediyor. Böyle içimden, böyle bir sürur geçiyor. Fakat tam bu güzel şeylerle Murat Belge gibi, İhsan Oktay Anar gibi ve diğer birçok Türkiye’de Türkçeyi çok güzel kullanan insanların yazılarını ve kitaplarını okurken, bunlarla kendimden geçerken bir anda dilimin yasaklı olduğunu, Kürtçenin yasaklanmış olduğunu, belki düne kadar yasaklı olan Kürtçenin bugün yasaklı değil ama kısıtlanmış olduğunu, prangalar vurulmuş olduğunu görüyorum.

Zaman zaman bazı insanlar çıkıyorlar. İşte geçen gün YÖK başkanımız da söyledi. Kürtçenin % 60’ı Farsça, geri kalanı Arapça, geri kalanı Türkçe diyorlar. Şu kadar basit bir gerçeği düşünemiyoruz ve göremiyoruz. Kürtçe, Farsça, Belucice ve Peştuca (Afganların konuştuğu dil) Avrupa- Hint dil grubunun bir alt basamaklarıdır. Bu dilleri konuşan bu insanlar muhtemelen sekiz bin yıl önce aynı klanın üyesiydiler. Aynı aşiretin üyesi olan insanlardı. Bugünkü farklılıklar, ayrılıklar son sekiz bin yılda oluşmuş ayrılıklardır. ‘Kürtçenin % 65’i Farsçadır’ önermesi ne kadar doğruysa, ‘Farsçanın %65’i Kürtçedir’ önermesi de o kadar doğrudur. Zaman zaman bizim dilimizle alay ediliyor. İşte bu dil yetersiz bir dildir, bu dil eksik bir dildir, bu dil bilmem nasıl bir dildir vs. Ben burada size bir örnek okumak istiyorum. Hakkârili, Mevlid’in de yazarı olan, Mela Hüseyni Bateyi adında bir şairimizin bir şiirinden bir örnek okumak istiyorum. Bakayım, burada bir eksiklik görebilecek olan var mı? Bakınız, şöyle diyor:

Subh û évaré şeva tari şemala kéyî tû
Leyletul qedir û beratin nûra mala kéyî tû
Çîçeka baxé îrem şox bejn û bala kéyî tû
Bo Xwedé key béje min kané şepala kéyî tû
Dém kitébe zulf û haşé şerhé xala kéyî tû.

Dîlbera genrden şefîfî danûwa durra ‘eden
Nazik û mewzûn letîfî nexlîya selwa çemen
Gullîbasî gulqîyasî gulenî gulpîrehen
Ahuya deşta Tetaré rehzena aska xeten.
Hurîya baxé Beheşté çav xezala kéyî tû.


Değerli dostlar burada bir eksiklik, bir ahenksizlik, bir dengesizlik gören var mı? Bir başka şairimiz bu şiire bir nazire yazmış. İsmi Macin. O şöyle diyor:

Sorgula xwunçedehen nazik nihala kéyî tû
Mehweşa gulpîrehen şox û şepala kéyî tû
Gulruxa sîmenzeqîn fikr û xîyala kéyî tû
Ahuya deşta xeten mişkénxezala kéyî tû
Nazika sîmasemen qenc û delala kéyî tû.

Ew çi déme ew çi rûne ew çi zulfe ew çi xal
Ew çi gulbaxé gulane ew çi husne bé mîsal
Ew çi ebrûne çi qewsin ew çi nûn in reng hîlal
Ew çi mujganin ew çi tîrin ew çi elmas in biqal
Qatilé xwînréz û xwînxwir purqîtala kéyî tû.


Bu dilde siz bir ahenksizlik görüyor musunuz? Bu dilde bir yetersizlik görüyor musunuz? Bu dil yüz yıllar boyunca Şam medreselerinde, Bağdat medreselerinde, Diyarbakır’da, Hakkâri’de, Doğu Beyazıt’ta ve İstanbul’da büyük âlimler yetiştirmiş. Burada Molla Gürâni adında bir insan Fatih Sultan Mehmet’e öğretmenlik yapmış. Siz bu dili nasıl eksik görebilirsiniz? Türkçe Allah’ın dili, Arapça Allah’ın dili, Farsça Allah’ın dili, diğer bütün diller Allah’ın ayetleri de Kürtçe başka birisinin ayeti mi? Bu doğru değil. Bunun için hocam Üstün Dökmen Hocamızın çok önem verdiği şeyi, empatiyi gerçekleştirmemiz lazım. Aidiyet duygusunu biz böyle geliştirebiliriz. Kürt’e Kürt demek zorundayız. Siz Kürt’e Kürt demediğiniz için, bu ülkede yüzyıllardır kan akıyor. Sıkıntı oluyor. Kopuş derecesine gelmişiz biz. Kürt’e Kürt demek lazım.

Dördüncü soru. Biraz uzun bir soru. Ben buradan okuyarak onun cevabını vermeye çalışayım. Uzun senelerden beri kimlik adına birçok insan kaybı oluştuktan ve güvenlik sorunu yaşandıktan sonra kimlik kavramıyla bağlantılı ne gibi sorunlar ortaya çıktı? Bu sorunları örneklendiren olaylar var mı? Böyle sorunların ortaya çıkmadığını veya önlendiğini gösteren misaller keza var mıdır?

Evet, kimlik kavramıyla bağlantılı en önemli sorunlardan biri, Kürtlerin kafasına vura vura, memleketimizin deresine, tepesine, yamacına, bağına, köşesine, bucağına ‘Ne mutlu Türk’üm diyene.’, ‘Önce vatan’, ‘Vatan sana canım feda’, ‘Türk, övün, çalış, güven’ vb sloganlar, afişler, bayraklar vb şeylerdir. İşte bütün bu sloganlar… Anlatım aslında çok güzel bir şeydir. Türk; övün, çalış, güven. Değil mi? Yani bundan daha güzel bir şey olabilir mi? Oraya siz, Kürt; övün çalış, güven’ de koyabilirsiniz veyahut da ‘İngiliz övün, çalış, güven’de koyabilirsiniz. Ve bu çok anlamlıdır. Ama bu mesele Hakkari’de, Şırnak’ta, Van’da hemen her yerde insanların kafasına böyle vura vura yazıldığı için insanda antipati yaratıyor. Ve o sözün anlatmak istediğinden çok daha kötü sonuçlar veriyor. İnsanlar bu sefer Türk imajıyla yani kendisi de bir Allah’ın ayeti olan Türk’e karşı kinleniyor. Bunu ortadan kaldırmamız lazım. Ama ben size bu meseleyle ilgili olarak çok daha kişisel bir şey anlatmak istiyorum, daha içsel, daha kişisel. Bunlardan bir tanesi bayrak sevgisidir. Bir tanesi de 23 Nisan sevgisi. 23 Nisan’ı anlatayım.

Biliyorsunuz Türkiye Cumhuriyetinin en güzel özelliklerinden birisi 23 Nisan Bayramını bütün dünya çocuklarına armağan etmiş olmasıdır. Bütün dünyadaki çocuklar, küçücük, sarı ırklı, sarı benizli, beyaz, siyah, melez ve diğer bütün dünyadaki çocuklar, hemen hemen her sene yüzlerce insan da gelir bu bayramlara. Çok güzel bir bayram. Bütün çocukların, dünya çocuklarının beraber geldiği bir bayram. Ama işte bu bayram Kürt çocuklarını kabul etmiyor. Onun için ben bu bayramı yeterince sevemiyorum. Çünkü Kürt çocuğunu, Kürt olarak kabul etmiyor. Evet, Hakkârili çocukları kabul ediyor, Diyarbakırlı çocukları kabul ediyor. Ama Kürt çocuklarını, Kürt olarak kabul etmiyor. Asimile edilmiş bir şekilde, değiştirilmiş, devşirilmiş bir şekilde kabul ediyor. Kabul etmek istiyor.

İkinci bir olay Hakkâri’de bizim evin üst tarafında, (Altan Bey gelmişti)... Bizim evin yukarısında bir tepe var. Çok büyük bir tepe. O tepenin üzerinde şu büyüklükte veya daha büyüklükte bir bayrak var. Özellikle ayaz gecelerde (Hakkâri’de biliyorsunuz, çok fazla kar yağıyor)... Karın yağdığı o bembeyaz, tepenin o bembeyazlaştığı günlerde şöyle kırmızı bir dalgalanma oluyor, o bayrakta. Ve özellikle geceleri şöyle bir gup gup gup diye bir ses çıkarıyor. Eğer yalnızsanız ve o sesi dinlerseniz insana bir rahatlık veriyor. Bir dinlendirme şeyi veriyor. Yani sizi dinlendiriyor. Rahat... Vücudunuzu, beyninizi sakinleştiriyor.

İşte, ben bu bayrağın yarattığı bu sesten böyle kendimden geçtiğim anda hemen aklıma faili meçhuller geliyor. Aklıma bölgede benim kardeşimin öldürülmüş olması geliyor. Benim arkadaşlarımın öldürülmüş olması geliyor. 1992 yılı Haziran ayının 3’ü. Zaho’dayız. Zemheri nasıl derler. Cehennemi bir sıcaklık var. Telefon ediyoruz. Özgür Gündem gazetesine haber geçeceğiz. Merhaba heval. Merhaba. Hafızla görüşebilir miyim? Oradaki adam Diyarbakır ağzıyla şöyle diyor: Hafız’ı bu sabah vurdular. Ve siz donuyorsunuz. Hiçbir şey yapamıyorsunuz. ‘Acaba, kim öldürdü’ diye soramıyorsunuz. Çünkü biliyorsunuz, üç kişiden biri vurmuştur Hafız’ı. Ya devletin profesyonel bir katili, ya Allah Allah diyerek kendisini Hizbullah sanan, Allah’ın eri sanan, bir Hizbulkontra militanı veyahut da Che Guevara’ya özenip dağa çıkan, daha sonra da dayanamayıp, dağ koşullarına dayanmayıp, geri geldiğinde itirafçı olmuş, itirafçı olduktan sonra da yaşamak için başkasını öldürmek zorunda kalmış bir JİTEM üyesi.

Bundan daha acı bir şey olabilir mi? Bu acıyı anlatmak, bu acıyı insanlara söylemek mümkün mü? Diyor ki, bizim Kürtçe bir atasözü: “Êşa li hevalan tîra li kendalan”Yani başkasının acısı, arkadaşının acısı derelere atılmış oklar gibidir. Bu acıyı anlatmak mümkün değil. Sizin bölgede ormanlarınız yakılırken ve sizin nefes borularınız kesilirken hissediyorsunuz onu. Bu ağaç, bu orman yakılıyor. Burada ceviz ağaçları yakılıyor. Gidiyor, herhangi bir görevli köyün içerisinde aynen şöyle diyor: ‘Ey köylüler yarım saat içerisinde bu köyü boşalttınız, boşalttınız, boşaltmadığınızda ben sizi evlerinizle birlikte yakarım’ diyor. Bunun bölgede yarattığı travmanın, ruhlarımız üzerinde yarattığı travmadan haberi olan var mı acaba? İşte bizim meselemiz bu.

Beşinci soru: Ülkemizde ayrımcılığın ve ırkçılığın ortaya çıkması ve yayılması durumu var mıdır?

Allah’a şükürler olsun ki kalbi mutmain ile cevap verilebilecek ve büyük bir sevgiyle cevap verilebilecek tek soru bu. Gerçekten böyle bir şey yoktur. Bu sorunun cevabı büyük harflerle ‘HAYIR’dır. Ülkemizde ayrımcılığın ve ırkçılığın ortaya çıkması ve yayılması durumu çok zordur. Bunun birçok sebebi vardır. . Hepimizin aynı dine inanıyor olması hepimizin aynı dili konuşuyor olması, hepimizin birbirimizi anlıyor olması, bunun bugüne kadar Kürtlerle Türkler arasında kin ve nefret duygularınınyerleşmesine engel oldu.Kürt Türk demeyin diyenler var. Ama tam da öyle demek lazım. Kürt’e Kürt diyeceksin. Türk’e Türk diyeceksin. Arap’a Arap diyeceksin. Gerekirse biz daha sonra “biz” olabiliriz.

Avrupa Birliği’nde, Amerika’da, başka yerlerde, Hindistan’da, Çin’de insanların biz olabildiği gibi, biz de biz olabiliriz. Ama önce her birimiz kendi rengimizle, kendi dilimizle, kendi çiçeğimizle var olarak yapabiliriz. Bunun böyle olmamasının, yani ülkemizde ırkçılığın ve ayrımcılığın yeşermeyeceğinin, olmayacağının ikinci en önemli sebebi dışarıdaki Kürtlerin (ki bunlar iki tür Kürtlerdir)... Bir, Türkiye’den göçertilmiş bir Kürt diasporası vardır. Bir de İran’da,İrakta yani 1923 yılından sonra ülkemizin parçalanmasıyla Musul’un, Musul vilayetinin geride kalmış olmasının beraberinde getirdiği bir bölünme vardır. Oradaki Kürtler bütünüyle Türkiye’ye o kadar fazla angajeydi ki, bugün devletimiz kabul etse onları, ‘gelin’ dese; hiç kimse kalmayacak ve herkes geri gelecektir. Fakat geri gelirken asimile olmaya gelmeyecek, dilinin değiştirilmesi için gelmeyecek. Kürt olarak gelmek isteyecek. Mahmur’daki kampın sakinleri bugün devletimiz müsaade etse, bugün gelecekler.

Avrupa’da yaşayan yüz binlerce Kürt bugün yani devletimiz müsaade etse, hükümetimiz böyle bir şeye ön ayak olsa, bugün geleceklerdir. Güney Kürdistan Federe Cumhuriyeti’ne gidiyorum, geziyorum. Erbil’de, Kerkük’te, Dohuk’da, Süleymaniye’de, Hanekin’de, Halepçe’de insanların hepsi Türkiye’ye o kadar angaje ki, yönleri Türkiye’ye doğru olduğu için, belki Türkiye ile beraber batı değerlerine ulaşmak istediklerinden dolayı Türkiye’ye bakıyorlar. Onun için Türkiye’de bir bölünme olmayacaktır. Bunun için verebileceğim cevap bu.

Altıncı soru… ‘Yas tutan milyonları rahatlatmak için neler yapılmalıdır?’ diye soruyorsunuz.

Bunun için ben dün akşam düşündüm. Kısa kısa notlar tuttum. Bir; savaş dili bırakılmalı, barış ve sevgi dili geliştirilmelidir. İki: Acılar paylaşılmalı. Paylaşılmayan acılar çoğalır, değerli dostlar. Acıların paylaşılması lazım ki acılar azalsın. Sevgiler paylaşıldıkça çoğalır. Acılar paylaşıldıkça azalır. Onun için biz acıları paylaşmalıyız. Bunun için Ekopolitik bugün İstanbul Ticaret Üniversite’sinde yaptığı bu toplantı ve benzeri toplantıları Diyarbakır’da, Van’da, Hakkâri’de ve diğer bölgedeki insanlarla, oradaki insanları toparlayarak, onların kendi acılarını dile getirmelerine fırsat verilmelidir. Ve orada bir şeyler yapılmalıdır.

Üçüncüsü sivil toplum kuruluşları, toplumlar arası diyalogu geliştirmeli. Bu, evet açılımın muhatabı elbette ki millettir. Açılımı gerçekleştirecek olan hükümettir. Ama toplumlar arası diyalogu sağlayacak, toplumu birbirine yakınlaştıracak sivil toplum örgütleridir, aydınlardır ve yazarlardır, düşünürlerdir ve şairlerdir. Başka insanlar değil. Yani İçişleri Bakanımız Hakkâri’ye gelir. Üç saat orada kalır. Ve herhangi açılışlara katılır. Şunu bunu yapar. Ama Murat Sofuoğlu gelir. Hakkâri’deki insanlarla birebir gider, görüşür. Dört: Hükümet mutlaka iş, aş, güvenlik, eğitim, sağlık vb gibi asli görevlerini yani bu yas tutan milyonları rahatlatmak için söylüyorum.

Hükümet iş, aş, sağlık, güvenlik, eğitim vb görevlerini adaletle yapmalıdır. Mutlak adalet olmalıdır. Bölgede herkese yeşil kart vererek, herkese kömür dağıtarak, herkese balık vererek bu iş yapılamaz. İnsanların balık tutmasını sağlamak, o koşulları oluşturmak gerekiyor.

Yedinci sorunuz: Türkiye’de herkesin eşit vatandaşlar olduğunu gösteren örnekler var mıdır?

Ne yazık ki buna cevabım: evet ve hayır’dır. Evet, negatif olarak, Türkiye’de herkes, eşit bir şekilde her erkek askerlik yapmak zorundadır. Siz isterseniz Hakkâri’nin Şemdinli’nin Derecik ilçesinde olun, isterseniz Edirne’nin başka bir yerinde olun; askerlik yapmak zorundasınız. İkinci bir olumsuz örnekse herkes üniversite sınavlarına eşit bir şekilde katılmak zorundadır. Şemdinli’de lise birinci sınıftan lise son sınıfa kadar matematik dersini matematik öğretmeninden almamış öğrenci ile Robert Kolej’deki mezun öğrenci aynı şartlarda, aynı sınava giriyor.

Dolayısıyla, Hakkâri’miz her sene üniversite sınavlarında son sırada yer alıyor. Ama bunun olumlu örnekleri de vardır. Olumlu örnekleri nedir? Son üç ayda geliştirilen bu barış ve sevgi dilidir. Açılım meselesidir. Ekopolitik ve diğer birçok kurumun, kuruluşun bu kardeşliğin tesisi için ortaya koyduğu çabadır. Olumlu özellikler de bunlardır. Ve bunları daha fazla açmaya gerek duymuyorum.
Son sorunuz: Halk içinde kimlik ve ortak yaşama güveni ve iradesi geliştirmek ve bilhassa aşağılanma duygusunu azaltmak, yumuşatmak ve yok etmek için nasıl reçeteler düşünülebilir?

İşte esas mesele bu. Bu konuda sevgili dostumuzun, çok güzel bir formülü vardır.

Bunun için bir; Türk’ün endişesi, yani bölünme fobisi, parçalanma duygusu izale edilecek. Bunu nasıl izale edebiliriz? Siz bizi tanımadan, bizimle konuşmadan, bizimle sohbet etmeden, Hakkâri’ye gelip insanlarla tartışmadan, konuşmadan bunu izale etmen mümkün mü? Bu endişeyi izale edebilmek için ben hepinizin huzurunda Sema Sezer Hanım’ı haziran ayında Hakkâri’ye davet ediyorum. Buyursun, gelsin. Bir ay bizimle beraber kalsın. Oradaki insanlar ne istiyorlar? Hatta onun yanında Uygar Bey’i de getirsin. Diğer arkadaşları da getirelim. Misafir etmekten büyük bir mutluluk duyacağız. Ancak bütün bunun için, Kürt’e Kürt demek lazım. Yani Kürt’ün fıtri haklarını tanımak gerekiyor. Bunun en başta gelen şeyi; ana dil hakkıdır. Ana dil hakkı olmadan, Kürtlerin kendi ana dillerini yaşamın her alanında, özgür bir şekilde kullanmadıkları müddetçe bu sorun her zaman bizim başımızda kalacaktır. Türk’ün endişesinin ve Kürt’ün haysiyetinin korunması için ne yapmamız lazım? Her ikisini de silahların gölgesinden uzaklaştırmamız lazım. Ve sivil inisiyatife teslim etmemiz lazım. Yani Türkiye’deki siyaset… Kusura bakmayın, hocam, biraz siyaset oldu.

Türkiye’deki siyaset silahların gölgesinden kurtulacak. Kürdistan’daki siyaset silahların gölgesinden kurtulacak. Tehditvari olmayacak. Toplumlar arası diyalog ancak böyle kurulur. Ben hepinize teşekkür etmeden önce bir şey daha söylemek istiyorum. Mademki bir şiir okuduk. Ahmed-i Hani’nin çok hoşuma giden dört dilde yazılmış, yani tam da bugünü anlatan, bugün için yazılmış, 1676 yılında tamamlanmış bir şiirini okumak istiyorum. Değerli dostlar bu şiirin birinci satırı Arapça, ikinci satırı Farsça, üçüncü satırı Türkçe, dördüncü satırı Kürtçedir. Ben tercüme etmeyeceğim. Müsaade ediyor musunuz hocam?
Şimdi bakalım Ehmedê Xani dört dilde sevdasını nasıl dile getirmiş.

Fate ‘umrî fîhewake ya hebibi kulli hal
Ah û nalem hem dememşud derferaqet mah û sal
Ger benim kanımı dilersen çoktan olmuştur helal
Dîn û ebter bûm ji işqé min nema eql û kemal.

Ente fikri fi fuadi ente ruhi fil cesed
Leşkeré xemhayé tû mulké dilem wérani kerd
Dade geldim aşk ilinden isterim senden meded
Wan tetaran birne yeğma eql û dîn û milk û mal

Tale xemmi zade hemmi şae sırri fil mela
Teşneyé camé wisalem çun şehidén kerbela
Yoksa sen divane oldun nice halim ey dila
Ya ji nuve ‘işweyek damin hebiba çav xezal.

Butte hicranen hebibi leste mini ‘alimen
Her dem ez derdi firaqet xafili ez halé men
Can û dilden arzı kıldım halimi canana ben
Arzuhala min tû xafil qet na pirsî ‘erzé hal.

Hellena min ni’meti weslel hebibi min nesib
Uftadem berdered biçare sergerdané xerib
Derdimiz çok lek senden ona yok hiçbir tabip
Ey tabibe min dewayé derdé Xanî her wisal.


Dediğim gibi tercüme etmeyeceğim bu şiiri…Ama bu hepimizin, bu coğrafyanın en büyük dört dilinden gelen aşk ve sevda nağmeleridir. Umarım bundan sonra da bu tür şiirler yazabilecek aşıklar olsun. Beni sabırla dinlediğiniz için hepinize çok teşekkür ederim.
Hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum.

Vamık Volkan: Çok teşekkür ederiz. En son olarak, Cezmi Bayram Bey, lütfen… Her şeyin özetini siz yapacaksınız.

Cezmi Bayram: Değerli dostlar, öncelikle tabii Ekopolitik’in yöneticilerine teşekkür ediyorum. Açıkçası böyle bir toplantıda bulunmak davetini aldığımda, neler çıkacağını tahmin edemiyordum. Ama iki gündür, özellikle dün birçok konuşmacıyı dinledim. Ve ben de konuştum. Bir kere her şeye rağmen, hepimizin belli bir tahammül sınırı içinde meseleyi görüştüğümüzü müşahede ettim. Bu önemli. Şimdi tabii bu tahammül sınırı içinde konuşmaya devam etmek birçok meselede mesafe almayı gerektirir. Ancak tahammül sınırını zorlayacak tahriklerden de kaçınmak şartıyla, iyi niyetle meseleyi çözmeye niyetliysek… Şimdi sözün başında bir-iki ölçüyü koymak ihtiyacındayım ki daha sonraki söyleyeceklerim düzgün anlaşılsın.

Ben, dün de söyledim; Türkiye’nin büyük bir imparatorluktan kaybede kaybede ciddi bir mücadele vererek bir vatan coğrafyasını, bir coğrafyayı vatanlaştırdık. Bu 780.000 km², şimdi yetmiş küsur milyon nüfusa ulaştı. ‘Bu coğrafyanın 1 cm² daha küçülmesine ve bu yetmiş küsur milyon insanın da, kim olursa olsun, daha da azalmasına gönlüm razı değil’, demeyeceğim. Hiçbir şekilde, bütün uzuvlarım razı değil. Demek ki bu meseleleri görüşürken, benim birinci çizgim bu’dur: Coğrafyanın bütünlüğü, insanların beraberliğinin sağlanması meselesi. İkinci nokta da şu: Bu son yirmi beş senedir cereyan eden kavgada, can kayıpları oldu. Bu kayıplardan asker, polis vs. olanlara şehit dedik, ‘Vatan için öldü’ dedik. Bu çok ciddi bir kayıp değil. Niye? En azından payeler veriyoruz. Buna da üzülüyoruz ama bir de paye veriyoruz. Benim esas üzüntüm, öteki kayıplaradır. Milletimin birer ferdi olan o insanlar önce dağa çıkıyorlar. Adına kimimiz eşkıya, kimimiz başka bir şey diyoruz. Bir kere böyle bir kayıp var. Ölse de kaybımız, yaşasa da kaybımız. İkincisi; ölüyorlar ve hiçbir sıfatları yok. En azından milletin ekseriyeti bakımından bir sıfat değil. Dolayısıyla iki kere kaybedilmiş olan bu insanlar için ben sadece insan olarak değil, etnik manada almıyorum, bu milletin adı olarak kabul ettiğim ‘Türk’ olarak da üzülüyorum. Çünkü bu bütünlüğün sağlanmasına engel olacak bir husustur. Şimdi burada hemen bir şeyi daha ifade edeyim. Meseleyi dün Bayram Bey gayet güzel söyledi.

Aslında ortada bir kalkışma var. Adına ne derseniz deyin, bir şey var. Ama bu aslında halklara karşı, yani milletimizi meydana getiren halklara karşı bir kalkışma değil. Esas itibariyle devlete karşı bir kalkışma. O yüzden meseleyi ortaya koyarken, ben Türk, Kürt filan diye kavramlaştırmayı, ayrıştırmayı doğru bulmuyorum.

Eğer böyle ayrıştırma olursa da çözüme kolay gidileceği kanaatinde değilim. Ama devlete karşı bir kalkışma söz konusuysa, elbette ki devletin uygulamaları vardır; fertlerin uygulamaları, idarecilerin uygulamaları, görevlilerin uygulamaları vardır. Bu uygulamalara Gültan Hanım’ın ve az önce Halit Bey’in de verdiği misaller çerçevesinde -benim de demin kayıplara üzülmem noktasından bakarak- itirazlarınız olur, kabulleriniz olur, ‘bu güzel değildi’ demeleriniz olur. Düzeltmemiz gerek. Ama meseleyi bir halk çatışması gibi almıyorum. Niye? Çünkü bir müşahedemiz var. Tabii biz bölgede değiliz. Bölgedeki ızdırapları bilmiyoruz ama. Bu taraftayız ve bu tarafa, Türkiye’nin batısına o bölgeden iki şey geliyor; iki vasıta. Bu vasıtalar bir şehit cenazesi getiriyor, bir göç kamyonu getiriyor. Göç kamyonunun, şehit cenazesiyle beraber geldiği muhitte, göç kamyonuna: ‘Burada senin ne işin var? Geri dön’ diyen yok. Zaman zaman menfaat ve başka sebeplerle bir takım ufak çatışmalar olabilir ama kitlevi manada yok. Türkiye’nin hangi sebeple olursa olsun, son zamanlarda o bölgeden bu bölgelere doğru, büyük göçlerin olduğu ve bunların burada ekmek, iş, yer, ev edindikleri de göz önünde bulundurulduğu zaman, böyle bir kavgayı halkları henüz kabul etmiş değil. O yüzden bu gerekmiyor.

Üçüncü nokta da, bu toplantının büyük adı: Türkiye’nin Büyük Çatısı. Karşımda görülüyor. Şimdi değerli arkadaşlar, hocam da sözün başında bir çadırdan bahsetti. Doğrudur. Bir çadır ve bir çatı… Bu çatının bir adı var. Yok değil, var. Aslında şimdi tartışma konusu olan meselelerden biri de bu çatının adıdır. Şimdi bu topraklarda 1860’lardan bu yana, Rusların Kafkaslara inmesi sebebiyle Kafkas bölgesinden, Orta Asya’ya doğru inmesi sebebiyle o bölgeden büyük göçler oldu. İmparatorluğumuz Balkan coğrafyasını kaybedince oradan da büyük göçler oldu. Yani bayrağımızın çekildiği yerlerden de göçler oldu. Ve Türkiye Cumhuriyeti’ni meydana getiren, Milli Mücadele’yi veren ve sonunda meydana getiren halk aslında…

Dün bir arkadaşımız da konuşmasında söyledi. Aşağı yukarı % 40’lık kısım bu göçlerden müteşekkil. Ve bunlar çok değişik. Hepsi de, ırk ve kavim olarak alacaksak, Oğuz Boyu vs. değil. Değişik bölgelerden, değişik insanlar. Şimdi bu insanların hepsine, bu coğrafyada yaşayanlarla birlikte devlet tekrar yeni şeklini aldığı ve imparatorluk dağıtıldığı zaman -dün de söyledim- bunların Müslüman olanlarına, Türk dedik. Yani çatının adını, o zaman öyle koyduk. Burada Türk adını, hiç kimse bir etnisite adı olarak algılamadı. Ve böyle bir kabul de söz konusu değildi; bütün bir çadırın adıydı. Ve çadırın içinde de herkes aslında kendi adıyla, alt adıyla oturuyordu: Boşnak, Arnavut, Kürt vs. Zaman içinde devletin bu kurucu anlayışı, kurucu felsefesi, çeşitli olaylar sebebiyle -ben olaylara girmek istemiyorum, yapılan değerlendirmeleri de tartışmak istemiyorum- bugünkü meselenin çözümü açısından, ibret almak manasında önemli, ama sonuca gitmek bakımından o kadar da önemli değil. Zaman zaman burada bu isimlerin zikredilmemesine özellikle Kürt kardeşlerimiz yok sayma diyor. Yok sayma gibi bir anlayış söz konusu olmuştur. Ama esas itibariyle bu yok sayış, bir asimilasyon; dün de o kavram kullanıldı kastıyla değil, tamamen pratik sebeplerle, o günkü idarecilerin aklının sebebiyle veya dış etkiler sebebiyle yok sayıştır. Ama esas itibariyle, bu büyük çatı içindekilerin hepsi başından beri, alt varlıklarıyla kabul edilmiştir, fakat bütün çatının adı olarak ‘Türk’ denmiştir. Bunu da -dün de söyledim- biz demedik. Biz, aslında ‘Oğuz’ diyorduk. Eğer Türk ırkından, yani Türk etnisitesinden bahsedilecekse, Selçuklular da, Osmanlılar da ‘Biz Oğuz’uz’ diyorlardı. Ama hepsine birden, bu coğrafyada yaşayan hepsine birden, bilahare Avrupa’da Müslüman olanlara da, Türk adı verildi.

Türkiye, Milli Mücadele’ye giderken, Osmanlı Mebusan Meclisi’ni Ankara’da toplantıya çağırdığı zaman, o zamankiler bu yaygın ve şöhretli addan istifade ettiler ve ‘Türkiye Büyük Millet Meclisi’ dediler. Şimdi Türk’ü kabul etmiyorum, ama Türkiye’yi kabul ediyorum. Arkadaşlar yapmayın. Bu genel çatıyı kabul edeceğiz. Elbette ki bu genel çatı içinde yaşayanların coğrafyasının adını da kabul etmiş olacağız. Demek ki başlangıçta böyle bir kabul var. Şimdi bu başlangıçtaki kabul ve o kabule göre şekillenmiş bir devlet yapısını, çatıyı tartışma konusu yaparsak… Bunu kimler yaptı? İki zümre yaptı, Türkiye’de.

Ben açıkça söylüyorum; birisi Marksistler. Bunlar sınıf beynelmileliyetini savundukları için, aslında Marksizm yaparken, bal gibi ırkçılık yaptılar. Ve Türkiye’deki grupları siyasi sebeplerle Alevileri de, Kürtleri de bir manada kışkırtan ve onlar da milliyetçilik şuurunun -hiç yoktu manasında söylemiyorum ama- yaygınlaşmasında ciddi büyüklükte etki yaptılar. İkincisi de İslamcı kardeşlerimiz. Onlar için de din kardeşliği önemli olduğu için, onlar da çeşitli etnisitelere ayrıldılar maalesef. Ve bunun sonunda şimdi buraya geldik. Şimdi tabii çözümü zorlaştıran şeylerden birisi şudur: Başından itibaren herkese ‘Türk’ diyen bir anlayışla -bunu asimilasyoncu vs. anlamında söylemiyorum- hareket etmiş insanlar, sonunda bu genel adın, bir etnik unsur adı haline getirildiğini görünce bunu kabullenemiyorlar. Bunu benim kabullenmem de mümkün değil. Çünkü ben hiçbir zaman milleti, ırka dayalı olarak tarif etmedim. Belli bir kültür, belli bir eğitim sonunda -işte hocalarımın da ifade ettiği gibi-kazanılan kimlik olarak anladım ve dün de söyledim. Bu benim anlayışımın da çok özel bir yanı var.

Gökalp diyor ki: Dini dinime, dili dilime. Ben de; ‘dili dilime, dini dinime’ dedim. Daha başka bir şey daha söylüyor Gökalp. Ben Türk Ocağı başkanı olduğum için, Gökalp’tan kasten örnek veriyorum, çünkü oranın hars heyeti başkanı. Diyor ki: ‘Eğer biz, insanları soylarına göre tasnif edeceksek, o zaman Türklüğe hizmet etmiş olan birçok insanı bu dairenin dışına çıkarmış oluruz’. Ben bir şey daha bekliyorum; Anna Masala var, Türkolog, İtalyan. Bir yazısında diyor ki: ‘Bana Türk dostu diyorlar’. Bu, Türkleri tanımış. Köyüne gitmiş. Kitapları okumuş, her şeyi, geçmişimizi, geleceğimizi biliyor. Bize bizden daha düzgün bakıyor. ‘Bana Türk dostu diyorlar’ diyor. ‘Türk denmesini tercih ederdim’ diyor. Peki, Türkleri kitaptan tanıyan, sonra da bugünkü bizi, bu yaşayan Türklerin hepsini tanıyan Anna Masala kendisine ‘Türk’ denmesini, ‘Hıristiyanlıktan ve İtalyanlıktan da vazgeçmeden’ isteyecek kadar bu kültürü benimsemiş ve sevmiş ise, bu kültür içinde beraber yaşayan insanlar, niye ‘Ne Mutlu Türk’üm Diyene!’ lafından bu kadar rahatsız olur hale geliyor? Çünkü hassasiyetler meydana getirilmiştir. Yirmi sene, otuz sene evvel ‘Ne Mutlu Türk’üm Diyene!’ lafından rahatsız olan insan sayısı çok azdı, çok azdı. Ama bu hassasiyetler kaşına kaşına, bugün ciddi bir rakama ulaşılmıştır. Ama arkadaşlar şunu söyleyeyim: Bir devletin bir kurucu iradesi ve felsefesi vardır. Dün de söyledim, bu devletin de var. Bu devletinki de, işte demin söylediğim bu çatıya Türk diyerek başlamıştır. Böyledir. Şimdi hiçbir devletin kurucu iradesi harp olmadan,-işte Irak’ı Amerika işgal etti. Dağıttı. Yeniden iradeyi değiştirdi-, ihtilal olmadan -Lenin ihtilali vb. gibi- değiştirilmez. Bu, o kadar kolay değil. Buna kimse razı olamaz. O halde devletin kurucu iradesini tartışma konusu yapmadan, devletin adını, milletin adını tartışma konusu yapmadan çözüm aramak lazım. Burada arkadaşlarımı dikkatle dinledim, dün de dinledim. Halit Bey’i bugün de dinledim. Bakınız. Farklılık diye söylediği şey -önemsiz diye söylemiyorum- çok önemlidir elbette, dil; ikincisi Nevruz dedi. Evet doğrudur. Cumhuriyet yeni insan inşasında, yeni toplum inşasında birçok geçmiş örfü, geçmiş töreyi, geçmiş bayramı inkâr ettiği gibi Nevruzu da kutlamamıştır.

Ama Sovyetler dağıldıktan sonra, gördük ki Nevruz; Azerbaycan’da bayram, Türkmenistan’da bayram, Kazakistan’da bayram, Kırgızistan’da bayram, Kırım’da bayram efendim. Bu kadar yerde bayramsa, o zaman demek ki Nevruz bizi ayıran bir unsur olmaktan çıkıyor. Birleştiren bir unsur oluyor. Ama ben Kürt kardeşlerime teşekkür ediyorum. Unutturmamışlar. Yani bu geleneği yaşatmaya devam etmişler. Israr etmişler. Bu bakımdan teşekküre değerdir. Ama ayrıştırıcı bir unsur olarak söyledikleri zaman, bu biraz doğru değil. Yeni öğrendik, Türkiye şimdi, Nevruz’u milli bayram yapma tekliflerinde, geçti mi geçmedi mi bilmiyorum. Ama inşallah yapacak. Ve böylelikle hepimiz birden oynayarak, gülerek, türkü çığırarak, ne şekilde kutlanması gerekiyorsa, öyle kutlamaya devam edeceğiz. Ama başka bir şey daha var. Niye bazı yerleri…

Şimdi bakınız insan hayatında önemli safhalar var. Doğum, çok önemli bir şey. Evlenme, cenaze, ölüm… Peki, buradaki kültürümüz ne? Buradaki örfümüz ne? Burada hepsi birbirine benziyor. Aynı türküleri dinliyoruz. Tabii çok mahalli bir türkü, Rize türküsü de olsa, Muğla türküsü de olsa, bana da bir zevk vermeyebilir. Ama genel manada aynı türkülerden zevk alıyoruz. Aynı oyunlardan zevk alıyoruz. Oyunlarımız bir takım ufak tefek farklılıklarla birbirine benziyor. Geçenlerde televizyonda bir Van ekibi seyrettim. Daha önce de bir Hemşinli düğününe gitmiştim. Baktım ki Hemşin horonuyla, Van ekibinin halayı aşağı yukarı aynı. Yani bu işlerde, tabii bölgelere kalan bir takım zaman içinde değişmeler var. Eskisi gibi televizyon olmadığı için, eskisi gibi mekteplerde öğretilmediği için, bunlar mahallinde geliştirilirken bazı figürler unutuluyor, yeni figürler ekleniyor. Bu farklılıklar var. Esas şey aynı. Hepimiz davulla, zurnayla coşuyoruz. Bağlamayla coşuyoruz. Sazımız belli, çalgımız belli. O halde bu değerler, bu müşterekler varken bir ayrılık noktasına…

Açıkçası, her şeye rağmen ben bütün halklarımızda -milletimizin bütün fertlerinde demeyeceğim, çok az bir zümresi hariç- müşterek yaşama iradesi var. Bunu burada Gültan Hanım da çok net bir şekilde söyledi. Müşterek bir gelecek arzumuz var. Şimdi arkadaşlar müşterek gelecek arzusu varken, açıkçası müşterek gelecek arzusunu kuvvetlendirecek şey, bu müşterekliği zevkli hale, beraberliği kuvvetlendirici hale getirecek unsurlardan başlamaktır. Beraberlikleri öne çıkarmaktır. Elbette acılar vardır. Elbette sıkıntılar vardır. Bunu çok rahat çözmek mümkündür. Ben söyledim. Ben iki türlü üzülüyorum dedim, siz bir türlü üzülüyorsunuz Kürt kardeşlerim için. Ölene üzülüyorsunuz. Ben hem dağa çıkana üzülüyorum, milletimin kaybı diye, hem ölene üzülüyorum, öldüğü için. Dolayısıyla bunları halletmek mümkün. Ama yeter ki müşterek…

Burada eksiğimiz şu; ben Türkiye’nin açıkçası bölgesinde, yani Balkanlar, Kafkaslar, Ortadoğu, Orta Asya, bu bölgede çok önemli sorumlulukları ve rolü olduğuna inanan birisiyim. Yetmiş küsur milyon olan Türkiye’nin de, gerçekten bu sorumlulukları yerine getirme iradesini ortaya koyacak, gayretini ortaya koyacak noktada olduğu kanaatindeyim. Şimdi, hatta bırakıyorum bölgeyi, insanlığın çeşitli krizlere, ızdıraplara maruz kaldığı bu dönemde sahip olunan kültürün yardımıyla, insanlığa ihtiyacı olduğu yeni manevi değerleri sunmak imkânı ve iktidarına sahip olduğumuz kanaatindeyim. O halde mesele şudur: Müşterek yaşama, gelecek arzumuz var ama bu müşterek geleceği manalandırmak gibi bir ihtiyaç var. Gültan Hanım da onu gayet güzel söyledi. Gelecek inşası, dedi. Bu gelecek inşasını, müşterek hedefler, müşterek idealler etrafında yapmamız lazım. O zaman ne olur? Eğer hepimizin inandığı bir müşterek değerin peşine geleceğimizi inşa edersek, o takdirde acılarımız da, kusurlarımız da eskisi kadar gözümüze batmaz. O büyük ideal, diğerlerini manasız kılar. Şimdi aslında bütün milletin -sadece efendim, dağdaki Kürtler için söylemiyorum- ihtiyacı, eksikliği bu büyük enerjiye sahip olan bu milletin eksikliği, böyle bir ideal eksikliğidir.

Ama şimdi şartlar, -biz düşünmesek de biz akıl etmesek de- dünya şartları, bizi oraya doğru itiyor. Nereye doğru itiyor? Artık Türkiye’deki insanlar bütün dünyada ne olup bittiğiyle alakadar. Geçmişte, sınırının ötesine geçmeyen Türk ordusu, şimdi dünyanın birçok ülkesinde, Birleşmiş Milletler’in, NATO’nun birer uzvu olarak yer alıyor. Demek ki Türkiye artık gerçekten bir dünya devleti oldu. Bu dünya devleti oluşunu, millete de heyecanla vermek lazım. Mesela beni son zamanlarda heyecanlandıran basit bir şey var. Basit gibi geliyor ama çok önemli. Biz Rusya ile bir ticaret anlaşması yaptık. Dedik ki; Türk lirası, ruble yapacağız. İran ile yaptık; Dinar, ruble yapacağız. Suriye ile de zaten fiilen var. Şimdi arkadaşlar bu, şu demek, ruble; Türk lirası, dinar; Türk lirası, Suriye lirası; Türk lirası aynı, ama sonunda Türk Lirası bir dünya parası. İnsanlarımızın şu anda şahsi tasarruflarını bile hala dolarla, avroyla yapmak gibi bir hastalığının olduğu düşünülürse, Türk lirasının dünya parası olmasının bizim ufkumuzda meydana getireceği büyük değişmeyi ben önemsiyorum. Burada bir şey daha söyleyeyim. Arkadaşlar tabii son seksen altı yıla birazcık bühtanda da bulunuyor. Ama unutmamak lazım ki son seksen altı yıl, ülke içi göçler sebebiyle, mecburi iskan dışında gönüllü göçler sebebiyle, iş imkanları sebebiyle, ulaşım sebebiyle, iletişim sebebiyle aslında bizim daha çok kaynaştığımız bir dönemdir. Hepinize saygı sunuyorum.

Vamık Volkan: Şimdi sorulara geçmek için zamanımız var mı bilmiyorum. Sanırım biraz zamanımız var. Buyrunuz.

Dinleyici (Veysel Gani): Sayın Başkanım, değerli konuşmacılar ve Ekopolitik yöneticileri, hepinize hakikaten teşekkür ediyoruz. Çok hassas bir konuyu, çok ince ve çok elastiki bir şekilde ele alarak, bu görüşmeleri nihayete erdirdiğiniz için hakikaten mutluyum. Bendeniz Doktor Veysel Gani’yim efendim. Uzun yıllar araştırmacı gazetecilik yaptım. Belki tanıyanı da bulurlar. TGRT’nin, kuruluşunda genel müdürlüğünü yaptım. Daha sonra yurt dışında International University of Sarajevo’nun kurucu rektör vekili ve genel sekreteriydim. Balkanlardan gelen bir aile olduğumuz için de bu etnisite meselelerinde biraz ilgiliyim. Bu bakımdan özellikle bugün ele alınan konularda bir şeyi unuttuğunuzu zannediyorum. Bu konu yeni bir konu değildir. Adı; şark meselesidir. Sadece demokratikleşme değildir. Sadece Kürtçülük, Türkçülük veya diğer etnik gruplar değildir. Bunun adı şark meselesidir. Ve buna çok dikkat etmek lazım. Bu bir emperyalist oyun alanıdır. Buradaki oyunu oynarken, oynadığımız piyonları ve yaptığımız hareketleri çok ince eleyip, sık dokumalıyız. İkisi için de söylüyorum bunu. İster, efendim, beyefendinin folklorik konuşmalarından etkilenip, efendim, iki gözü iki çeşme ağlayanlar için veya diğer arkadaşların diğer konuşmaları için söylüyorum. Tamam, mesela efendim şimdi Hakkâri’de… Hakkâri’de gerçekten bir şey yok. Ama haklılar yani. Ben Sat göllerinden doğuya kadar gitmiş biri olarak şunu söylüyorum: Yok. Ama efendim Bayram Otel, Beşkardeşler Otel de Van’a kuruluyor. Kimse gelip de Hakkâri’ye kurmuyor. Niye kurmuyor? Çünkü oradan alabilecekleri bir verim yok. Aynı şekilde, Tatlıcılar Otel de Diyarbakır’a kuruluyor. Hiçbiri Silvan’a kurulmuyor. Zaman içerisinde bu da olacak. Şimdi burada söylemek istediğim husus şu: İki taraf olarak ele almadan, ‘şark meselesi’ adı altında bunu daha geniş düşünelim, bu bir. İkincisi de; bu acılarla ilgili konuları gündeme getirmeyelim. Yani şimdi şöyle söyleyeyim; biri şehit, öteki ne? Bunlar tabii artık kendi aralarında bilirler. Zaten şehidin şehit olması için şartlar vardır. Gazinin gazi olması için şartlar vardır. Hainin de hain olması için şartlar vardır. Bunların da hesabının görüleceği son bir nihai meclis vardır. Orada bunlar görülecektir, biz burada yargılamayalım. Ama şunu söylüyorum: Hiç kimsenin, hiç kimsenin ama hiç kimsenin doğumdan getirdiği özellikleriyle, artıları olamaz. Ben Türk bir anadan, babadan doğmuşsam, bu Türklük bir artı değildir bana. Bir Kürt anadan, babadan doğmak onun için bir nafise değildir. Zaten size veya bize, yani hepimize nihai olarak sorulacak bir soru vardır: ‘Rabbin kim?’. ‘Dinin ne?’ denecek. Efendim, ‘yaptığın işler nedir?’ denecek. Hiçbirimize ‘Kürt müsün, Türk müsün, Türkçe mi konuşuyorsun, Kürtçe mi konuşuyorsun, Ahmed’i Hanbeli’mi okuyorsun, yoksa Necip Fazıl mı okuyorsun veya diğerlerini mi okuyorsun?’ diye sorulmayacak. Hepinize saygılar sunuyorum.

Vamık Volkan: Tamam, başka. Bir dakika. Teker teker lütfen. Bir dakika. Teker teker konuşalım herkes duysun olur mu? Siz, ondan sonra siz, lütfen. Lütfen kendinizi takdim edin.

Dinleyici (Yavuz Arslan Argun): Yavuz Arslan Argun, hepinize sonsuz sevgi, saygılar sunarım, başta hocamıza. Bütün ömrümü milletin kardeşliğine, bölünmezliğine, ahengine adadım. Altmış sekiz yaş yaşadım. On dokuz yaşında İstanbul’a geldim. Bir grup arkadaşla, bu düşündüğümüz istikamette bir cemiyet, dernek faaliyeti yaptım. Millete, arkadaşlarımıza hitap etmek gerektiğinde ‘aziz millet evladı’ diye bir tabirle hitap ettik. Bu binanın ilk defa -Ticaret Odası’nı kastediyorum- rahmetli Niyazi Adıgüzel kardeşim, -çok sevdiğim bir kardeşim- ‘sizler ecmain’siniz’ derdi. Bize Türk olduğunuz halde, niçin Türk milletine, Türk hitabında bulunmuyorsunuz? Doğum yerim, Afyon. Rahmetlik babamın görev yaptığı yerler Türkiye’nin her yeri. Gürpınar’dan bir hatıra nakledeceğim. Beş yaşındaydık. Gürpınar İran hududunda, ilaç kaçakçılığı yapılan bir yer. Rahmetlik babam Kaymakam. Bu kaçakçılığa mani oluyor diye, evimiz yakıldı. Rahmetlik anam, üç kardeşim zor kurtulduk. Sonra öğrendik ki evimizin yakılmasında rol oynayanlar, o bölgede görev yapan jandarma subayları. Şimdi bu milletin yönetimindeki devlet, insanlarla hizmet verdiğine göre ve bu insanlar da insan olduklarına göre, her yerde hata ve yanlış payı var. Bu, herkese karşı var. Burada hiç kimse, kimseyi böyle oldu şöyle oldu diye suçlayarak, bir yere varamaz. Buraya heyecanla çıkmama sebep bütün ömrümde, bugüne kadar ve hala devam ettiriyorum, bu aziz millet evladı kardeşliğini devam ettirmeye çalışıyorum. Bunun en yakın şahidi Altan Tan’dır. Ben onlara ağabeylik yaptım. Benim Diyarbakır’da bir kardeşim vardı, Musa Akın. Allah rahmet eylesin. Hepimiz insanız ve hepimiz öleceğiz. Musa Akın, Diyarbakır’da vurulup da öldürülen ilk Kürt’tür. Ve ben Musa’nın öldürülüşünü çok iyi biliyorum. Çok acı bir olaydır. Musa’yı Kürtler, bir grup Kürt, kendini bu aziz millet evladı kardeşliğine adamış olan insanı, bugünkü idealleri için, dağ ideali için öldürmüştür. Benim evime gelirseniz, hepinizi misafir edebilirim. Büyük bir resmi vardır. Ne Atatürk’ün resmi vardır ne başka biri, yalnız Musa’nın resmi vardır.

Şimdi, buradaki bu kıymetli kardeşlerimiz, hiçbir hassasiyete kapılmadan, hiçbir şekilde birbirini incitmeden, bu güzel ahengi sonuna kadar korusunlar. Ben hep bunu söyledim. Antalya’da biz bir grup arkadaş toplandık, aynı böyle yüz otuz, yüz kırk kişi… Oradaki kardeşlerimiz Tayyip Bey’in Diyarbakır’da beş sene evvel konuştuğu sözün, Kürt sorunu meselesi olarak konuştuğu sözün bir bildirgede, son kelimeler olarak incelenmesini istediler. Orada da bir heyecan meydana geldi. Ben oradaki kardeşlerime şunu söyledim: ‘Ey Kürt kardeşlerim, bakın’ dedim. ‘Bugüne kadar biz kendini Türk olarak bilenler, sizler de öyle diyorsunuz. Sizi hiç incitmeden bugüne getirdik. Ben devlet filan demiyorum’ dedim. Devlet herkesi incitir. Rahmetlik babam öyle derdi: Devlet aynen kunduracının dizine benzer, herkese batar. Sağına batar, soluna batar. Şimdi, ‘bugün Kürt kardeşlerim’ dedim, Allah rızası için olaylara bakıp, yükselen olaylara bakıp, dünyadaki olaylara bakıp, sağa sola dikkat edip, yahu biz de iyi bir şeyler yapacağız, yapıyoruz deyip, ‘bu garip Türklerin hakkını sakın çiğnemeyin’ dedim. Hepinize saygılar sunarım.

Vamık Volkan: Teşekkür ederim. Altan Bey buyurun.

Dinleyici (Altan Tan): Hepinize saygılar sunuyorum. Çok kısa bir değerlendirme yapacağım. Öncelikle Ekopolitik’i tebrik ederim. Yani gerçekten temsil seviyesi çok yüksek bir toplantı oldu. Her fikirden, çok genel bir tabirdir bu, ama Türkiye’de şu an mevcut hemen her çevreden insanların geldiği bir toplantı düzenlendi. İkincisi de, bu toplantı gayet seviyeli geçti. Yani herkes kendi fikrini, en uç noktada bir diğerine göre olsa bile, açık yüreklilikle, samimiyetle söyledi. Ve saygı sınırını aşan veya zorlayan bir tepki de almadı. Bu yönden de gayet başarılı oldu.

Ben bir kanaatimi belirtmek istiyorum. Bu toplantıdan herkesin çıkardığı bir ders olur veya netice olur. Ben de bu toplantıda Türk milliyetçiliğinin değişik tonlarını temsil eden, mesela bir Durmuş Bey ile Uygar Aktan’ın aynı çizgide olduğunu düşünmüyorum. Mutlaka fark var. Türk siyasetinde de bu farklılıklar var. Liberal, sosyal demokrat düşüncede olan insanlar da var. Ama bir genel çizgi olarak Türk milliyetçilerinin, Türkiye’nin gelecek tasavvuru ile ilgili bir yeni proje ortaya koyamamalarına üzüldüm. Yani milliyetçilik doğrudur, yanlıştır. Saidi Nursi, (Allah rahmet eylesin) milliyetçiliği müspet ve menfi olmak üzere ikiye ayırır. Yani menfi milliyetçilik, çok kısa bir tabirle, bildiğiniz ırkçılık, işte; faşizm. Ama müspet milliyetçilik, bir insanın kendi milletini, toplumlunu sevmesi, daha ileri bir noktaya götürmesi, hakkını hukukunu müdafaa etmesi, bu meşru bir şey. Şimdi eğer hangi açıdan bakarsanız bakın, bir milliyetçi düşüncedeyseniz, o toplumunuzun daha ileri, daha işte müreffeh, daha aydın bir noktaya götürülmesi için bir projenizin olması lazım. Ama arkadaşlarımız Kürt meselesiyle ilgili yani Kürtlerin kendilerini temsil edebilmeleriyle ilgili, bu gelecek tasavvurunda birlikte olabilmeleri ile ilgili bir şans ve bir kapı açmadılar. Böyle bir proje ortaya koymadılar.

Farz ediniz ki bütün Kürtler, Kürtlüklerinden vazgeçti, asimile oldu veya gönüllü bir şekilde katıldı. Peki, siz Türkiye’yi büyütecekseniz, yani o milliyetçiliğin gereği olarak, daha geniş bir sahada; ekonomik, kültürel, sosyal olarak etkin kılmak isteyecekseniz, bunu Araplarla nasıl yapacaksınız? Bunu İranlılarla nasıl yapacaksınız? Bunu Ermenilerle, Gürcülerle nasıl yapacaksınız? Dünyanın yarısıyla savaşarak, yarısını da Türk yapmaya zorlayarak mı yapacaksınız? İşte dünyada emperyal geleneği olan Rusya, Osmanlı, İngiltere bunu başarabilen ülkeler. Japonya ve Almanya bunu yapamadı. Onun için de Japon milliyetçiliği de, Alman milliyetçiliği de emperyal olamadı, yani dünyaya hükümranlık alanında. Buna üzüldüm. Bir proje bekliyordum yani en azından, yeni dönemle ilgili. İnşallah yeni bir proje olur. Saygılar sunarım.

Vamık Volkan: Başka… Buyurun. En son bu, artık bitirelim. Lütfen çok kısaca… Kendinizi takdim ediniz.

Dinleyici (Erhan Temur): Peki. İsmim Erhan Temur. AKP İstanbul İl Başkanlığı, Halkla İlişkiler Birimi, STK Komisyonu üyesiyim. Biraz önce siyasilerle ilgili bir iki konuşma geçince, doğrusu gocundum. İçinizdeki muhtemelen en genç siyasetçi ve bu platformda fikir beyan etmeye cesareti bulunan kişilerden biri olduğumu düşünerek sürçü lisan edersem af ola, diyorum. Şimdi, yaşım otuz beş. Çok gencim. Yani daha yolun başındayım, bir siyasetçi için. Ancak şu bilinçle yola çıktık biz: Bulunduğumuz coğrafya, dünyanın merkezi olan bir coğrafyadır. Eğer Türkiye’ye hâkimseniz, Türkiye Cumhuriyeti’nin şu anki sınırlarına hâkimseniz, kontrolle beraber, siz dünyaya hâkimsiniz. Biraz önce sayın konuşmacının, zannediyorum Veysel Bey, sevgili büyüğümüzün de işaret ettiği gibi, bu sorun bir şark sorunudur. Sanayi devriminden sonra, Batı’nın sanayileşmesini tamamladıktan sonraki enerji ihtiyaçlarını karşılamak üzere göz diktiklerini, bu bölgeye göz diktiklerini unutmayalım. Bunun teşhisini koyduktan sonra, tedavi aşamasına geldiğimizde önümüzdeki en büyük argüman bizim ortak aidiyet duygumuz olan, tarihi geçmişimiz ve bununla birlikte adını ne koyarsanız koyun, o büyük çatıyı oluşturan, Türkiye Cumhuriyet’i kurulurken hangi değerlerle, hangi kaidelerle yola çıkılmışsa, o kaideleri tekrar harekete geçirmekten geçiyor.

Bunun yanı sıra şunu da söylüyoruz. Biz siyasetçiler olarak, en azından yola yeni çıkmış siyasetçiler olarak, bu ülkede 70’li yıllarda yapılamayan bir şeyi başardık. Fikri ne olursa olsun, Marksist olsun, Şeriatçı olsun, Ateist olsun, Kürt kardeşim olsun, ne olursa olsun, biz artık birbirimizi boğazlamadan konuşabiliyoruz. Ve bu ülke 65’ten 80’li yıllara kadar tam tamına on beş yılını kaybetti. Lütfen, sizden ricamız bu tip platformlarda konuşurken, tartışırken daha çok siyasi partilerin genç temsilcilerini… Ki ülke siyasetsiz, siyasetçisiz yönetilmez. Siyaset, terbiyeli insanların işidir. Seyislikten gelir. Seyisler, malumunuz, vahşi, en vahşi atları dahi terbiye eden, ona davranılması gereken yaşam biçimini öğreten insanlardır. Bizim haddimize değil belki, topluma yaşam biçimi dayatmak. Ancak toplumda bu cesareti gösterebilmiş, ortaya çıkmış insanlarız. Daha iyi yapacak birileri varsa, ki biz entelektüellerin çok iyi birer siyasetçi olacağına inanıyoruz, mutlaka bulunsunlar. O zaman mecliste ne müteahhit, ne sanayici ne de x gruptan siyasetçi var diye, politika yapıyor diye, gocunma hakkımız olmaz. Ben tekrar özür diliyorum Sürçü lisan ettiysem affola. Son söz olarak şunu söylüyorum: Bu topraklarda siyaset yapmak, damatlığıyla kefenini bir arada taşıyabilen erdemli insanların işidir. Varsanız, buyurun hep beraber yapalım. Teşekkür ederim.

Vamık Volkan: Tarık Bey’i davet ediyorum, oturumu kapatması için.

A. Tarık Çelenk: Herkese tekrar teşekkür ediyorum. Yaklaşık iki günden bu yana, hepimiz, değerli katılımcılar, değerli arkadaşlarım yoğun bir çalışma içindeyiz. Bu toplantının sonuçlarını tabii değerlendirmek, şu anda kısa sürede pek mümkün gözükmüyor. Ancak biz zaten siyaset ve psikolojinin birbirine bağlı süreçler olduğunu düşünüyoruz. Biz ancak psikolojik süreçlerle, psikolojik süreçlere ilişkin bir odaklama yapabildik, yapmaya çalışıyoruz ki siyasetçilerin, siyasi karar alıcıların, entelektüellerin işi kolay olsun diye. Ama gözüken şu. Özellikle bu yas tutma süreci, özellikle Türk tarafı ve Kürt kardeşlerimiz açısından en acil olarak çözülmesi gereken ve planlanması gereken bir şey. Onun dışında, zannederim, fazla bir problem kalmıyor.

Onun dışındaki problem uluslararası dengelerin ya da diğer kurumların problemi. Bu problemi en azından biz kendimiz çözebiliriz. Ben herkese teşekkür ediyorum. Umuyorum bundan sonra böyle bir irade konulur. Bizim gibi ya da bize benzer kuruluşlar bu süreci kendi inisiyatifinde tutar. Son bir anekdotumu müsaadenizle anlatmak isterim. Yıllar önce, on bir yıl önce Cemal Reşit Rey salonunda bir toplantı vardı. Buna benzer, farklı bir toplantıydı. Orada ASAM Başkanı Ümit Özdağ ve diğer arkadaşlar vardı. Burhan Metin diye bir arkadaşımız, şöyle bir şey söyledi: ‘Biz niye kendi Kürt’ümüz ile Washington’un, ya da Brüksel’in koordinesiyle konuşuyoruz oralarda? Biz niye İstanbul’da, Ankara’da bunları konuşmuyoruz?’ deyince, arkadaş maalesef yaka paça dışarı atılmıştı. Ve birkaç kişi de mide spazmı geçirmişti orada. Gene en azından bu günlere geldik. Bence bu büyük bir aşamadır. Mühim olan bu sürecin kendi inisiyatifimizde olması lazım. Bütün sosyal ve siyasi dönüşümlerde kendi inisiyatifimizi kullandığınız müddetçe bir problemle karşılaşacağımızı zannetmiyorum. Teşekkür ediyorum. Oturumu burada bitiriyorum. Sağ olun.




 

 
Bu habere henüz bir yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapabilirsiniz.  
Ad-Soyad :
Mesaj :
   
 
 
© Copyright 2007 www.ekopolitik.org
Bu sitedeki bütün görsel ve yazılı içerik ekopolitik.org'a aittir. İzin alınmadan kullanılması yasaktır...
Bu Sitenin Web Sitesi Tasarımı ve Dinamik İçerik Yönetimi Red Bilişim Tarafından Geliştirilmiştir.