Kitap: The Relentless Revolution, A History of Capitalism.
Yazar: Joyce Appleby
Kapitalizmin doğası nedir? Son yıllarda bu konu üzerine yazan Avusturyalı ekonomist Schumpeter’e göre modern ekonomik sistem devamlı olarak eski yapıyı yok ederek yeni bir yapıya dönüşmekte. Girişimci yenileşme dalgalarında sürüklenerek her daim bir dönüşüm halinde olan bu sistem yazara göre “sürekli bir yaratıcı yıkım tufanı” şeklinde tarif edilebilir.
Schumpeter, 1950’de öldü ancak hayaleti Joyce Applyby’ın 16.yüzyıldan bu yana kapitalizm sayesinde ortaya çıkan “sürekli dönüşüm” tarifinde kendini gösteriyor. Kariyeri boyunca kapitalizmin Anglo-Amerikan dünyasındaki kökenleri üzerine çalışan ünlü tarihçi Appleby bu kitabında kapitalizmin küresel tarihini bütün yaratıcı ve yıkıcı taraflarıyla ele alıyor. Yazar kitaba kapitalizm dediğimiz ekonomik sistemin yükselişinin birçok açıdan ihtimal dışı olduğunu belirterek başlıyor ve bu yükselişi “4000 yıldan beri süregelen (ekonomik) normların şaşırtıcı bir şekilde saf dışı bırakılması” ve yerine bireysel yatırımcıların eski değer ve geleneklerin harcanmasında çıkar gözetmesine yol açan yeni bir zihniyetin yerleşmesi olarak gözlemliyor.
Kapitalizmi belirli bir zaman ve mekana has bir kültürün yayılması olarak gören Appleby kapitalizmi insanlığın doğal bir akıbeti olarak tarif edenleri aşağılayıcı bir şekilde dikkate almıyor. Aynı şekilde kapitalizmin ortaya çıkmasını kaçınılmaz veya gerekli sananlarla da alay ediyor.
Appleby kapitalizmin yükselişinin ilk işaretlerinin öncelikle, az olan kaynaklarına rağmen bu yolla bütün bir yüzyıl boyunca refaha ve şöhrete ulaşan bir ülke olan Hollanda’da göründüğünü söylüyor. Asıl üzerinde durduğu ise kapitalizmin gerçek beşiği olduğuna inandığı Britanya. Yazarın Britanya üzerinde durmasının William Blake’in “kara şeytani değirmenler”iyle ya da sanayi devriminin başka sembolleriyle bir alakası yok, Appleby daha sonraki dramatik gelişmelerin başlangıcını tarımdaki olağan değişimlerde görüyor.
16.yüzyıl Avrupa’sında nüfusun % 80’i tarımda ki bu oran Roma İmparatorluğu zamanındakiyle aşağı yukarı aynı. 1800’den itibarense İngiliz çiftçi nüfusu, nöbetleşe ekim ve kamusal toprakların özele çevrilmesi gibi yeni bir ticari tarımı ortaya çıkaran teknolojik yenilikler sayesinde yarıdan daha azına inmişti. Bu durum da gelecek yüzyıllarda daha belirgin olacak İngiliz kapitalizmine aşama sağlayan büyük bir artık işgücü yarattı.
Appleby popüler tarih yazımlarında oldukça az rastlanılan bu tür konularda çalıştığı için önemli… Bunun bir zihniyet dönüşümü olduğunu söylüyor, makine devrimi değil, insanları yüksek faizden birleşik sermaye şirketlerine kadar her şeyin derinden bir dönüşümüne neden olan bir zihniyet devrimi. “Kapitalizm kültürü olmadan kapitalizm olmaz” diyerek sonuçlandırıyor.
Appleby, dönüşüm süreci içerisinde ortaya çıkan Afrikalı köle ticaretinin büyük çapta yayılmasından fabrikalılardaki korkunç çalışma koşullarına kadar her yeniliğin de iyi olmadığını açıkça söylüyor. Yalnızca kapitalizmin tarihini anlatmıyor, aynı zamanda “antikapitalizmin gölge tarihi” şeklinde tabir ettiği kapitalizmin yarattığı dönüşümlere karşı direncin tarihini de anlatıyor; işçi liderleri ve daha radikal figürler olarak Karl Marx, Emma Goldman ve dahası.
Bir uyarı: Bu kapitalist girişimciliği ele alan bir kitap, buna karşı direnişi değil. Yazarın analizinin merkezinde bireysel girişimci yer alıyor ve kitap James Watt ve Josiah Wedgwood gibi İngiliz mucitlerin küçük eskizlerini de içeriyor. Kitap okuyucuyu, yazarın “sanayi leviathanları” şeklinde tabir ettiği çok sayıda kişinin hayatlarında ve başarılarında gezdiriyor; Amerika’da Vanderbilt, Rockefeller, Carnegie; Almanya’da Thyssen, Siemens, Zeiss gibilerinin hepsi de eski bir sanayiyi yok ederken bir yenisini yaratıyor.
Yazarın anlatımında kapitalizmin aralıksız çalkantısı resmediliyor: savaş öncesi Güney’in köle ekonomisi, Cyrus McCormick’in meşhur biçerdöveri ve Henry Ford’la beraber otomobilin ve modern seri üretim hattının ortaya çıkışı, hem kapitalist hem emperyalist olan Belçika Kralı Leopold ve Cecil Rhodes… Appleby kitabına her şeyi tıka basa doldurmak istemiş adeta; bu çabanın takdir edilmesi lazım ancak bazen okuyucuya soluk soluğa ve aceleci bir duygu veriyor. Bu belki de kaçınılmaz bir durum; yazarın altını çizdiği gibi kapitalizm öyle bir “bukalemun” ki onun sonu gelmez dönüşümlerini takip edebilmek ustalık isteyen bir iş.
Kitabın son bölümlerinde yazar kapitalizmin savaş sonrası dönemde Amerika, Japonya, Fransa, Almanya, Singapur, Tayvan ve Güney Kore gibi ülkelerde geçirdiği evrimi ele alıyor. Bütün bu ülkelerdeki başarı hikayeleri, hükümet müdahalesinin kapitalist girişimciliğe ters olmaktan uzak bir şekilde yeri geldiğinde ona destek olduğunu açığa çıkartıyor. Mesela Amerika’da 1941 ile 1960 arası hükümetin Ar-Ge alanındaki desteğinin 13 katına çıkıp bütün bir ülkedeki araştırma fonlarının %64’ü haline geldi; hükümetin IBM gibi şirketlerle olan ilişkisi birçok teknolojik yeniliği sağladı. Birçok girişimci enerjinin aracı olan internet hükümetin sponsorluğunun bir ürünüydü.
Kapitalist başarının farklı yolları yakın dönemde geliştirildi. Son sayfalarda yazar demokrasiyle kapitalizm arasında zorunlu sanılan ilişkiye dair birçok varsayıma meydan okuyan Çin’in şaşırtıcı yükselişini anlatıyor. Yazar Çin’in yükselişinin kapitalizmin veya kapitalistlerin farklı şartlara ayak uyduramayacağını düşünenleri haksız çıkardığını hatırlatıyor.
Appleby kapitalizm tarihinin içinde bulunduğumuz mali kriz dönemiyle bitiriyor. Büyük telafi paketlerinden mali sistemin sınır tanımayan serbestisine kadar bir çok konuda yazar, özgürlükçü tutumuna rağmen, bu tür aşırılıklarda hükümetin kısıtlamalara gitmesi gerektiğine inanıyor. Böylesi bir beklenti onun gelecek hakkında iyimser olduğunu gösteriyor. “Toplumların ortak amaçlar doğrultusunda ekonomilerini dönüştürmemeleri için hiçbir sebep yok” diyor. “Sürekli bir dönüşüm, evet, ama akılsızca değil.”
(NYT, 24 Ocak 2010, Capitalist Chameleon)