Nasıl muhtacım buna… Böyleydi Yeni Türkü’nün “Deliler” şarkısının bir mısrası. İşte tam da böyle bir acziyet içindeydim. Çokça deliliydi deli aklımızın delikleri; usulsüzlüğümüzün ve çokça akıllıydı deliliklerimiz esası aradığımız deliksiz vakitlerde. (1) Zamanlar oldu dokunmaya korktuğunuz yumuşak coğrafyalarında ruhunuzun kasatura ile dolaştım. Deştim. Tırmaladım. Sizlerle çok uğraştım. Aklınızın ardını, niyet kısmını ellerime aldım. Çıkarlarınız ve hırslarınıza isyanlar yazdım, küfürler düzdüm vicdansızlığınıza. Sonra durdum. Kendime baktım. Dışımdakilerle uğraşırken ne kadar merhametsiz, şefkatsiz ve acımasız olmaya başladığıma yandım. Siz tekrarlardan oluşan söylemlerinizle övünürken güldüğümü fark edip, herkes gülerken ağladığıma dokunup, yerli yersiz dağılıp saçılan düşüncelerimde deliliğime vardım. Manik depresif miydim, panik atak mıydım, paranoya hali miydi bu halet-i ruhiyem, gecikmiş ergenlik miydi yoksa, halüsinasyonlardan yorulup, tokatladım ben diğer beni, bir de baktım çiftti kişiliğim, yo yoo kronik bir tatminsizlik bu tüketim çağında. Sonra toprağa baktım. Suyu akıttım ruhumdan. Aklın en safına tımarhanede ulaştım. Yazıyorum… Okuyun.

“Yükseliyormuş, duvar, yükseltiyorlarmış. Sesleri duyuyor musunuz? Bakın yine… Bu çığlık… Sanki… Bilemiyorum… Umarım ciğerlerin parçalanır orospu sus artık! Bağırmayı bırak. Lütfen, yalvarıyorum -sessiz ol- Çok büyük bir felaket içinden çıktık. Detayları hatırlamıyorum. Televizyon unutmamızı istemiyordu. Kusan kadınlar, çocuklar, eriyen süzülen insan görüntüleri, durup dururken yere düşen insanlar. Kötü bir gündü. Kaçarken yerde yatan insanların üzerine basanlar, birbirini çekip düşürmeye çalışanlar. Görüntüler onlara bakıyordum. (Antidepresan kafamla ve tabi antidepresan gözlerimle, ekrandan onların gözlerini görebiliyordum, daha önce hiç göz görmemiş mi?) Antidepresanlar avuç avuç… Doktor, “Onların gözlerine bak ne kadar mutlu olduklarını gör ve bunu bir düşün” diyordu. (Virüslü olsaydım kaçmazdım, sonra duvarlar, orada kalanlar, duvarların arkasında kalanlar.) Bir günde yaptılar kocaman yüksek kalın beyaz duvarı. Bazen gece boyunca susmuyorlar. Sabahın erken saatlerine doğru sesleri biraz azalıyor ama ertesi gün yine… Oradan bağırıp duruyorlar. Ben ilk zamanlar duvarları yapmaya başladıkları ilk zamanlar arka tarafa gidip gizlice onlara ekmek atıyordum sesleri kesilsin diye ve bazen bir kaç şişe su. Fakat sustular mı? Hayır. Hatta daha fazla bağırmaya daha fazla çığlık atmaya başladılar. Bende bıraktım. “Açım, biz burada çok açız lütfen”, “Biz…” (Bunu söylemeli miyim?) ”Biz burada çok açız ve başka çaremiz yok” (Söyleyemem, söyle) ”Biz birbirimizi yiyoruz orospu çocukları”, “Biz açıklıktan birbirimizi yiyoruz” (Arkada kaç kişi var?) Duvarları yükselttiler sonra biraz daha… Açıklamalar ardı ardına geliyordu. “Duvar gerekliydi.” “Duvar bizi kurtardı artık hastalık yayılmayacak.” Hepimiz derin bir oh çektik. Hastanedeydim, insanlar durmadan konuşuyorlardı. “Büyük felaket…”, “Hastalık yayılıyor.” Hastanedeydim, çünkü depresyondaydım. (Bağırmak istedim depresyon yayılıyor, depresyonum yayılıyor!) Sevgilim… O gitti… (Çok acı… Daha acı verici bir şey düşünemiyorum) Hayır hayır o gitti… Gitti… ( Derin derin nefes al, burnundan al ağzından ver, saymaya başla, nefes almaya devam et nefes al 10…9…8…7... İyiyim, çok iyiyim, iyi biriyim 6…5…4…3…2…1.) O gitti… Hastalık… Televizyon… “Bugün 7 kişi öldü”. Olabilir dedim içimden olabilir insanlar ölebilir doğanın dengesi bu. Ama insanlar birbirini terk edemez… Eder… Ama birdenbire edemez. (Siz ölüyor olabilirsiniz ama sevgilim de beni terk etti.) İçim o kadar acıyordu ki… İçim… Günler geçiyordu ya da geçtiğini söylüyorlardı ve insanlar ölüyordu. “Size de bulaşabilir” dedi televizyon. Sorular soruyorlardı. “Bence orası bir an önce temizlenmeli”, “Bence hasta olanlar bir yere toplanmalı.” Herkesin bir bencesi vardı. İmza kampanyaları. Ben de imzaladım. (Virüs kapanların kendi kaderleriyle baş başa kalmalarını onaylıyorum. Altına en güzel imzamı attım.) Umurumda değil… Umurumda değil… ( Ben kendi kaderimle baş başa bırakıldım, hiçbir şey olmuyor yaşamaya devam ediyorsun.) Tek hatırladığım… “Biz burada çok açız ve başka çaremiz yok” Bir günde yaptılar. Bunu hatırlıyorum. Bu bir başarı hikayesi. Hastalığın daha fazla yayılmaması için düşünülen önlem çerçevesinde duvarların yapılmasına karar verildi. Duvarların yapımına bugün başlandı ve duvarlar bugün tamamlandı. Harika haber… Hasta olanlar duvarların arkasında kalacak. Hepsi orada… Gerekli yardım yapılacak televizyon öyle söyledi. Sevgilim… Onun için endişelenmiştim ya hastalığı kaparsa diye. (Keşke hasta olsaydı.) Hasta olsaydı onu görmeye gidebilirdim, elini tutardım, bana ne kadar üzgün olduğunu söylerdi ve biz yeniden birbirimizi çok severdik. (Keşke hasta olsa.) Televizyon duvarı unuttu, arkadakileri unuttu. Ben hala onları duyuyorum. Evim işkence bahçesi. Belki taşınırım… Ses… Sadece ses. Onların o korkunç sesi… Duvarları yükseltiyorlarmış. (Seslerini kesseler daha iyi olur.) Ben kötü biri değilim (Hayır hayır o gitti… O gitti… Derin derin nefes al burnundan al ağzından ver, saymaya başla, nefes al 10…9…8…7… nefes almaya devam et 6…5…4…3…2…1.) İyiyim, ben çok iyiyim, ben iyi biriyim. ( O gitti…) Sadece… Sadece uyuyamıyorum.”(2)

Sizlerin sanrıları doğrultusunda yazarsak bir akıl baliğ, tımarhanedeki deliye sorar:

- Siz içeride kaç kişisiniz?

Sizlerin sanrıları doğrultusunda yazarsak bir deli yanıtlar:

- Sen bizi boşver asıl siz dışarıda kaç kişisiniz?

Göz ardı ettiklerinizdi onlar. Öteledikleriniz. Yazıktı. Keşke öyle olmasalardı. Herkes gibi olsalardı. Ama kaderdi, oluştu, çaresizlikti. “Yapacak ne vardı?” sorusunu yanıtlayamadıkça boyun eğişti varoluşları.

Vardılar bir yerlerde ama sanki aslında yoktular sizlerde, soyuttular toplumlarda. Hiç size yakın olmayacaklardı. Siz hiç onlardan olmayacaktınız –tepkisel iç sesimle: OLAMAYACAKTINIZ-, onlar hiç sizden olmayacaktı –çünkü fazlasıyla DÜŞÜNÜYORLARDI-.

Üstüne basıp geçtiklerinizdi onlar, girdiğiniz labirentlerde, geçtiğiniz her kulvarlarda. Her gün daha çok sosyalleşip daha çok uyum sağladığınız toplumda bir türlü olamayanlardı onlar. Şüpheciydiler. Kurgucuydular. Dalıp giden, uzun uzun gözünüze bakanlar ya da kafasını önünden kaldırmayanlardılar. Çoğu tırnaklarını yemeyi çok severdi. Ben de onları çok sevdim. Bildim bileli ben beni, yerim tırnaklarımı. Ben onları sevdim diye mi yerim tırnaklarımı, tırnaklarımı yediğim için mi onlar gibi, bir benzerlik bulup ilişkilendirdim benimle bilemiyorum. Bu arada ben derken hangimizden yazıyorum bulamıyorum. Yani evet biz ikimiz de yiyoruz tırnaklarımızı günlerde ve gecelerde.

“Yo, sen benim gibi değilsin, ey deli; çünkü hala bir iyilik meleği
olma arzusuyla dolusun ve hala kendinin üstünde bir yasa olmadın.”(3)

Belki her yerdeydiler görmüyordunuz. Ya da gözünüzün ardına düşüyorlardı. İşinize gelmediğinden miydi, işinize gelse hiçbir şey yapamayacağınızdan mıydı? İşiniz neydi, ne gelirdi ona, ne zaman biterdi işiniz? İşinizin biçilmiş vakitlerinde, çizilmiş cetvellerinde düşmüyordu onlara bir sütun, iki saat.

Sokaklar bakardı onlara. Onlar sokaklara. Beklesinlerdi sokakları, onlar kimi zaman sokak bekçileri, onlar kimi zaman sokakların düşünceleri, onlar kimi zaman sokakların ruhları, dilleri, evsizleri… Onlar çoğu zaman akılsız yalnızlıkların kalabalık korkuları... Vücudunuzun üstündeki yuvarlaklarla biçimlenmiş hükümdarınıza, beyninize kulak asıyordunuz ve onun için arada bir para verseniz yeterdi onlara, aç iseler karınlarını doyursanız sokakta. Ama gerek yoktu öyle ya... Kıymetli bir şeydi zaman ve kaybı demekti zamanın onlara yemek yedirmek. Para iliştirilip ellerine susturulabilirdi vicdan usulca. Uykular kesintisiz ve mışıl mışıl bir huzurdaydılar. Çoktan galip gelmişlerdi vicdanlarının çığlıklarına, aklın disiplini ile yapılan mücadelede, kazanan kuşkusuz vicdansız akıldı. Yani işte birileri bakardı onlara elbet. Bize düşen üç beş kuruş iliştirivermek...

“Tımarhanedekiler, dışarıdakiler kendilerini akıllı sansın diye içeri tıkılmış bedbahtlardır”.(4)

Ya hastanedekiler... Yok muydu kimseleri, vardı onların da birileri mutlak. Aç değillerdi açıkta değillerdi ya ne âlâ. Çoktular. Bakıcıları da vardı başlarında (Deli doktorları). Bir de bu bakıcılara(!) emanet uyutulmuş, uyuşturulmuş zihinleri, sonra haplar, kapsüller, elektrikler! Güvenlikleri vardı. Güvendeydiler. Parmaklıklar ardında zararsızdılar. İstedikleri kadar bağırabilir, istedikleri kadar zarar verEMEzlerdi kendilerine artık. Koruma altındaydılar! Özgürlerdi yani. Parmaklıklar ardında yerleştirilmiş özgürlükler. Gözetim altında özgürlükler. Dört duvar içinde hürriyet. Hiçbir şeyleri olmayan, belki hiçbir ortak yan kuramayacakları arkadaşları vardı. Hür arkadaşları. Tek ortak yanları: deli olmaları.

“Biz aptal, gerzek, budala değiliz,
Yalancı, şarlatan, palavracı değiliz,
Arsız, yüzsüz, yılışık, riyâkâr da değiliz
Bencil, sahtekâr, zorba hiç değiliz,
Biz sadece deliyiz.”(5)

Delir-eme-mek

Sonra öyle olmadı. Yani hiçbir şey umduğum gibi olmadı. “Son İstasyon” filminde Levent Kırca diyordu ya işte öyle olacaktı benim hayatımda sona doğru: “Hayatım boyunca hiçbir şey istediğim gibi gitmedi. Sona doğru plan yapmamayı öğrendim.”

İnsan gözleriyle duymadan, kulaklarıyla görmeden asla bilemiyor. Obsesyonlarım vardı bir zamanlar ve belki hala var. Seviyorum onları. Diri tutuyorlar bilincimi. Rahatsız ediyorlar ruhumu. Bu rahatsızlık ise temiz kılıyor vicdanımı. Asla rahat değilim. Huzur yok. Çünkü düşünmek temel ibadetim. Herkes ne kadar ince fikirli olduğumu, bu kadar kırılgan olmamam gerektiğini söyledikçe daha çok düşünceli ve daha çok kırılgan oluyordum. Emindim, bir gün akli muvazenemi yitirecektim. Ve sonra sonsuz bir huzur… Emin olmak biraz olsun sakinleştiriyordu dalgaları. Kararsızlık ve şüphe ele geçirdiğinde bedenimi bitâp düşüyordum yeniden. Ama emindim delirecektim. O günü bekliyordum düşüncelerle. Sonra öyle olmadı. Ben normalleştim ve her gün daha çok. Önce vakit kalmamaya başladı düşünmeye. Fikirsiz bir cisim oldum kalabalıktaki. Yürürken çizgilere bassam da basmasam da birdi. Esas olan yetişeceğim rutinlerdi. Uyumadan önce ışığı yedi kere de -ve bazen dokuz kere de- kapatmam gerekmiyordu. Yorgun oluyordum günlük koşuşturmalardan, ışığı kapamadan bile uyuyabiliyordum. 7’nin, 9’un takıntısı umrumda değildi. İstersem tırnaklarımı yemiyordum. Sosyal ortamlarda ne şükür ki elim hiç ağzıma gitmiyordu, vakit kalmıyordu, yoksa akıllanıyor muydum mahrem gibi sakındığım kelimelerimi hızla, düşüncesizce tükettikçe. Takıntılarım sadece hassasiyetlerim olarak kaldı. Çünkü yakından yaşadım. Dokundum delirişe. Kendini bırakışa. Yazık ki sonra da dışımda kaldı.

O sordu, ben düşündüm. “Yemeğime zehir mi koydunuz?”, “Beni nereye götürüyorsunuz?”, “Bu resmi neden buraya koydun?”… Soruları bitmiyordu. Kuşkuları bitmiyordu. İlgili, yetkili merciiler teşhis koydular. Hocalar dualar okudular. O ise sadece yemek yemedi, aylarca. İlgili-yetkililer şizofreni dediler. Tüm sevenler, bizler, akıllılar başladık okumaya. Neydi, değildi? Nasıl yapmalıydı? Zordu. O konuşmadı. Sustukça ağladık. Birbirimize sarıldık, güçlendik. O daha çok sustu. İlaçları içmeyi reddetti. Ağzını ne yemek yemek için açtı ne konuşmak için. Kafasını önüne eğdi. Bize hiç bakmadı. Biz hep ağladık. Anlamak için uğraşırken kendimizden sıyrıldık. Artık anlamı kalmamıştı, keyif aldığım hiçbir takıntımı yapmamın. Hepsi savruldu. Sarılacak ve saracak bir şey kalmadı. O bir zaman sonra kendi içindeydi tamamen. Kendi kendini kendi başına ötekileştirdi. Sonra öyle olmadı. Sandığınız gibi olmadı. Ne sandınız, ne anlarsınız bu işlerden siz akıllılar bilmiyorum. Sonra o yemek yemeye başladı. Gülmeye başladı. Konuşmaya başladı. Sonra da işte bildiğiniz gibi oldu. Çünkü sonra şizofreni değildi aslında dediler, akıllı teşhisçiler. Modern tıpa mesafemin dikişleri sağlamdır. Sökülmez bir kerede. İşte zamanla normalleşmeye başladı. Artık herkesin gözü onda değildi. Yani herhangiydi. O da bunu istiyordu. Gözetim altına alınmamak. Rahat bırakılmak. Özgürlük… Bu yüzden benim delirme lüksüm olmadı. Anlar mısınız bunu? Arzuladığınız şeye herhangi birisi sizden önce ulaştığında merakınız geçiverir ya işte sanki öyleydi. Dahası aslında ona üzülürken kaybolmak gibiydi döngünün içinde. Çaresizlik içinde çare ararken, dışındaki birine yardım etmeye çalışırken, aklı ararken ne haktı ki, akla sarılmayı bırakmak.

Onların deli olduğuna karar veren iradeli ve akıllı bir toplum vardı. Halbuki delileri anlamak için önce aklın tarihini anlamanız gerekiyordu. Çünkü akıl ancak kendini zıddında ortaya koyabilirdi. Böyle buyurdu Foucault. O ki, delilik bu toplum için gereklidir; çünkü bu düzen ancak kendi negatifinin aynasından kimlik bulabilir diyordu. Ama sevgili toplum o noktaya gelindiğinde onların kapatılması gerektiğine kanaat getirdi. Kapatıldılar. İyileşmeleri için. Kliniklere kapatıldılar. “Şizofreni, zihinsel özürlü, akıl hastası, ruh hastası...”kimlikleriyle etiketlendiler. Onlar böylece tam anlamıyla ayrıştırıldılar. Duvarlar kalın ve aşılmazdı. Bu klişe akıllılıklarımızla delilerin tüm güçlerini engellemeye çalıştık. Çünkü deli tehlikelidir ve toplum bu tehlikeyi hapsetmek ister. Kendi özgürlüğü için. Öyle ya deliler topluma uymuyor. Akıllılarımız, kıymetlilerimiz, sevgili ahlak bekçilerimiz, toplumun ahlaki anlayışının genel kabullerinin aksini yapan delileri nefessiz bırakmakta ant içtiler. Tehdit unsuru böylece kuşatıldı. Üstelik onların iyiliği içindi bu. Oysa aslında akıllılar (yazının sürecinde gelişen vurgusu ve içerdiği anlamı ile ne kadarsa o kadar akıllılar) yüzleşmekten korktular saf gerçekliklerle. Mahkum ya da suçlu demediler de “hasta” dediler. Delilerin tedavi edilmesi ve yeniden topluma kazandırılması diye örttüler bunu. Oysa çoğumuz zaten biliyorduk kronik bir şeydi bu durum, birçoğu da genetik. Tedavi iddialı bir kelimeydi. Keza oraya kapatıldıktan sonra topluma yeniden kazandırılmaları ne mümkündü. Toplumdan bunca ayrıştırıldıktan sonra.

İşte kurumsallaştık. Kurumsallaştıkça deli kime ve neye göre deliydi kararını kurumlara bıraktık. İnsanlarımız -ki “insana sığabilene evren, evrene sığabilene insan denir” idi.- metalaştı. Modern kapitalizme yenildik. Rasyonel insan ve homoekonomik insan olma yolunda ancak bu kadar direnebildik. İşte bu kadar! Ne kadar olduğunu ancak hissedebilirsiniz. Bir gün Bakırköy Ruh ve Sinir hastalıkları hastanesine gidin. Ben epey gittim. Sadece anlamak için. Nedenini anlamak için. Konuştum sohbet ettim. Girer girmez sizi bağrışları selamlayacak amatemdekilerin. “1 sigara abla”, “1 lira abla”… Demirlerin ardında kafalarını demirlere dayayıp siz gözden kaybolana kadar bağıracaklar. Ne yapacağınızı bilemeyeceksiniz. Sonuçta o demirlerin ardına konmuş, ya saldırırsa demekten alamıyorsunuz aklınızı… Peki ya sadece bir lirayı alacaksa… Sonra durdum bir gün. Yenildim bana. Artık kimdi merak eden bu insanları diye düşünmeye başlamıştım. Ben miydim gerçekten? Neden? Ben onlarla aynı değildim ki... Yorulmaya başlıyordu zihnim. Dayanamıyordum. Onlara destek olmaya çalışırken ben parça parça olmuş dağılmıştım şehre öfkeyle. Sonra gitmedim. Özledim. Gerçeklerdi. Bilseniz özlerdiniz. Hele ülke şartlarını da katarak değerlendirirseniz: 1 diş fırçasını 5 kişinin kullandığı tımarhaneleri görürseniz (bir zamanlar çoğunlukla böyleydi (2007), şu an nasıl bilmiyorum.) anlarsınız beni. Anlayacağınızı umut ediyorum. Böylesi daha manalı yaşamak için. Ama ne yapabilirsiniz bilmiyorum? Ne yapamayacağınızı ise çok iyi biliyorum.

Bu da sonuç yerine bir fıkra olsun. Bir adam tımarhanenin önünden geçerken, arabasının tekeri patlıyor. Arabayı tımarhanenin tel örgülerinin önüne çekiyor. Deliler tel örgülerden izliyor. Adam, patlayan tekeri söküyor. 4 vidayı ve 4 somunu çıkarıyor. Yedek tekeri takıyor. Ayağı vidalara çarpıyor ve vidalarla somunlar rögardan içeri yuvarlanıyor. Adam panikliyor. Ne yapacağım şimdi, kaldım burada derken, deli sesleniyor: “Ne korkuyorsun, her tekerden birer tane çıkar, 3 vidayı tak git…”

Adam şaşırıyor:

- “Ben bunu niye düşünemedim, hem sen delisin nasıl akıl ettin bunu?”

Diyor, deli de şöyle cevap veriyor:

- “Deliyiz ama akılsız değiliz.”

Şimdi kime neresi içeri neresi dışarı olsun. Birileri sizleri içerilere, içeridekileri yaşama koysun. İşlevsellikleri azmış, üretime katkıları yokmuş kimin umrunda olsun. Her yer içerideki akıllılarla dolsun, dışarıdaki akıllılar biraz düşünceye boğulsun. Kimileri kendilerine hesap sorsun kimileri hesabını artık kapatsın. Birileri içindeki tımarhaneleri bir bir dolaşsın. Halini hatırını sorsun en derindeki misafirlerinin. Öpsün, okşasın, dokunsun. Birileri, birileri… Bu toplumun kişileri, önce kendileriyle konuşsun!

 


 

(Ekopolitik Gündem, Gülsünay Uysal, Mart-Nisan 2011)

gulsunay@gmail.com

1 “Usûl esasa mukaddemdir.”, Osmanlı Mecelle Hükümü, Ahmet Cevdet Paşa

2 10,9,8… (Mart 2010) Yönetmen: Aslıhan Erguvan Senaryo: Ebru N: Celkan Oyuncu: Mine Tugay 

3 Khalil Gibran, Deliler

4 Montesquieu, Acem Mektupları 

5 Devekuşu Kabare, Deliler Oyunu

6 Muhammed İkbal



 

 

www.ekopolitik.org