Thomas MannThomas Mann 1875’te Almanya’da dünyaya geldi. Tıpkı döneminin yazarları gibi Nazi rejimine aktif bir şekilde karşı çıktı ve Nobel ödüllü yazar daha sonra bu nedenle Alman vatandaşlığından çıkarıldı. Önce İsviçre’ye sonra ABD’ye göç etti. Burjuvazinin yozlaşması çerçevesinde Buddenbrook Ailesi, Büyülü Dağ, Venedik’te Ölüm, Doktor Faustus gibi eserlerinde işlediği temaların evrenselliği onların güncelliğinden bir şey kaybetmeden kuşaktan kuşağa okunmasını sağladı. Etkilendiği Nietzsche ve Schopenhauer onun eserlerinin eleştirel-metafizik içeriğini, Tolstoy ise biçimini, kurgusunu belirledi. Ayrıca Freud’un cinselliğe yaklaşımı ve içgüdü konusundaki görüşlerine değer verirken, kendi kendini eğitme, onaylama ve güçlendirme yöntemini ise Goethe’den öğrendiğini vurguladı. (1)

Yirmi beş yaşında yazdığı Buddenbrook Ailesi romanıyla edebiyat dünyasına damgasını vuran Thomas Mann bu başarıyı eserleri arasında en tanınmışı olan Venedik’te Ölüm ile devam ettirdi. Her ne kadar roman olarak adlandırılsa da Venedik’te Ölüm bir “novel”dir. Novel, romandan çok daha kısa bir düzyazı biçimidir ve “yenilik” türün belirleyici özelliğidir. Venedik’te Ölüm eserinin başka bir özelliği de onun bir “künstlerroman” örneği olmasıdır. Bireyin kendini yetiştirmesini ve bilinçlenmesini anlatan Bildungsroman’ın (yetişme çağı romanı) özel bir biçimi olan Künstlerroman (sanatçı romanı) bir sanatçının çocukluk yıllarından başlayarak büyümesini, yetişmesini, sanatçı olmaya karar verişini anlatır. (2) Bu roman tarzında yazar, ana karakteri kendi ile özdeşleştirdiği ve kendi bunalımını yansıttığı bir insan olarak kurgular ve bu insan da bir “sanatçı” olur. Kurgulanan bu sanatçı eserin sonunda mutlaka ölür ki böylece yazar aslında kendi yeniden doğumunu gerçekleştirmiş, üretkenliğini yeniden kazanmış olur.

Venedik’te Ölüm

Venedik’te Ölüm, uzun bir öyküdür. Bu öyküde sanatçının trajik çıkmazları ile karşılaşıyorsunuz. Öykü, gerilimlerinden kurtulmak için Venedik’e gemi yolculuğu yapan ünlü yazar Aschenbach’ın bu yolculukta yaşadıklarını anlatmakla başlıyor. Aslında Mann burada olayları anlatmaktan çok bu yolculukta yer alan kişilerin tasvirlerini yapıyor. Öykü, ünlü bir yazarın lise döneminden bu yana yolculuğuna değinerek ilerliyor:

“Olanca varlığıyla şöhrete yönelmiş olduğundan, tam anlamıyla erken olgunlaşmış olmasa bile, yine de erkenden, toksözlülüğü ve kendine özgü çekici konuşmasıyla topluluk karşısına çıkabilecek olgunluk ve yetkiyi elde etmişti. On yıl sonra yazı masasında oturarak mevkiinin bilincine varmayı, ününü kullanmayı ve yönetmeyi (başarılı ve güvene layık olana üşüşmeler çok olduğu için) kısa olması gereken bir tek mektup cümlesinde hem güler yüzlü hem ağırbaşlı olmayı öğrenmişti.” (3)

Yazarın öyküde yazdığı bazı paragrafları anlamak okuyucu için pek de kolay olmuyor, kaldı ki çeviriyi Behçet Necatigil yapmış olmasına rağmen:

“Bu tip, kılıç ve mızraklarla vücudu delik deşik olurken, gururlu bir utançla dişlerini sıkarak kımıldamadan ayakta duran, aydın ve delikanlılığını aşamamış bir erkekliğin verimidir.” (4)

Aschenbach Venedik’e varıyor, orada bir otele yerleşiyor. Daha sonra Aschenbach, oteldeki Tadzio’nun olağanüstü güzelliği karşısında büyüleniyor. Tadzio, Polonyalı bir ailenin dört çocuğundan en büyüğüdür. Tadzio’nun Aschenbach’ın üzerinde yarattığı etki antik Yunan heykellerinden toplanmışa benzeyen, ideal güzelliğin yorumu olur. Ancak ideal güzelliğe duyduğu tutkuyla sarsılan yazar, bu heyecanı ne taşıyacak ne yaşayacak güçtedir. Sadece izler Tadzio’yu. Bütün gününü böyle geçirmeye başlar. Öyküde, daha çocuk olan Tadzio’nun güzelliği üzerine uzun anlatımlar vardır:

“Birisi çocuğa bir şeyler sordu; tarifsiz sevimli bir gülümsemeyle cevap verirken Tadzio, gözleri eğik, geri geri giderek birinci katta asansörden indi. Güzellik utandırır, diye düşündü Aschenbach ve bunun üzerinde ısrarla durdu.” (5)

Bu güzelliğe övgü belki de Aschenbach’ın erkek çocuk sevdasına bir göndermedir, bir babalık hasretidir:

“Gönlü bir baba muhabbetiyle, güzelliği, kendini feda edecek zekada yaratanın, bizzat güzel olana karşı hissettiği o duyarlı yakınlıkla doluyor, heyecanlanıyordu.” (6)

 Öyle ki, bu güzellik karşısında Aschenbach bir trajedinin tam ortasına düşer. Bir yanda geçmişin izleri öylece duruyordur, diğer yanda bu taze güzellik karşısındaki edilgenliği ile eriyordur. Diğer yandan da yaşlılığa yüz tutmuştur. Aschenbach, tam da Venedik’e giderken yaptığı gemi yolculuğunda tiksinti ile anlattığı kendini genç göstermeye çalışan adamın durumundadır. Buruşmuş yüzünü gizlemek derdindedir. Kuaförde geçirdiği vakti anlatan bölüm bu trajediyi okuyucuya derinden yaşatmaktadır.

Venedik’i salgın hastalık sarar. Ve Aschenbach için “Tadzio, Venedik’te ölmek için en güzel sebeptir.” “Aşk” ve “ölüm” simgeleri, Mann’ın bu yapıtın temel öğelerini oluşturur. Belki de “Güzellik”, yaşamı yok edici bir işlev yüklenir diyebiliriz. Gustav von Aschenbach, otelin önündeki şezlongta Tadzio’yu seyre dalarak kendini ölüme bırakır:

“Aschenbach, her zaman olduğu gibi şimdi de onun peşi sıra gitmeye koyuldu. Sandalyeye yana yıkılan adamın imdadına koşuluncaya kadar dakikalar geçti. Onu odasına götürdüler. Ve daha o gün, yazara saygıyla bağlı dünya, onun ölüm haberiyle sarsıldı.” (7)

Ahlak, Ölüm ve Aşk

Venedik’te Ölüm Thomas Mann’ın mistik hikâyelerinin de başlangıcı sayılmaktadır. Doktor Faustus’da besteci Leverkühn’ün içinde bulunduğu karmaşık ruh haline benzer şekilde Venedik’te Ölüm eserinde de şair Gustav von Aschenbach da “güzel”lik ve “tutku”ya esir olunca ruhu altüst olur ve “ahlaki değerleri” çökmeye başlar. Burada Thomas Mann’ın ahlak anlayışını ortaya koyacak olursak, ona göre sanatçı ahlak savunucusu konumunda değildir ve olmamalıdır. Sanatçı dünyayı ahlaki öğretilerin dışında çok farklı biçimde düzeltmeye çalışmaktadır. (8) Ancak Mann’ın farklı eserlerinde görüyoruz ki aslında “ahlak” konusunda pek de kesin görüşlere sahip değildir: “Benim aradığım, beni ilgilendiren, benim önem verdiğim ahlaki olan, geleneksel olan ve ahlak tonu ağır basan, ahlaka bağlı sanat olmuştur.” (9)

Thomas Mann “sanat nedir” ve “sanatçı kimdir” sorularını sorararak özellikle eserin ikinci bölümünde Gustav von Aschenbach’ın sanat anlayışını ve sanatçı kimliğini öne çıkarır. Thomas Mann birçok eserinde sanatçıyı ana figür olarak inceler. Goethe’nin ileri yaşta Marienbad şehrinde yaşadığı bir aşk hikâyesini model alarak Gustav von Aschenbach karakteri üzerinden Prusya ve II.Wilhelm dönemini eleştirmiştir. Mann, sanat eserine, sosyal sınıfların bakış açısını şöyle ortaya koyar:

“Geniş burjuva tabakaları edebiyatta canlı ve zihni yormayan bir realizmden hoşlanır; fakat görüşlerinde tutku derecesinde hoşgörüsüz olan gençliği ancak problemli şeyler çeker: Aschenbach da problemliydi...” (10)

Venedik’te Ölüm’de Mann’ın sanat eserine yaklaşımı ile ilgili de ipuçları yakalıyoruz, bu yönüyle bu eser topluma bir mesaj gönderiyordu:

“İnsanlar bir sanat eserini niçin şöhrete eriştirdiklerini bilmezler. Sanat anlayışından yoksun, eserde bunca ilgiyi haklı gösterecek yüzlerce üstünlük bulduklarını düşünürler ama alkışın asıl nedeni, tartıya gelmeyen bir şeydir: Yakınlık duygusu! Aschenbach bir keresinde, pek de göze çarpmayan bir yerde, ortaya çıkmış hemen hemen her yüce eserin “bir şeye rağmen” ortaya çıktığını, tasaya, azaba, sefalete, terk edilmişliğe, bedensel zayıflığa, iptila ve tutkulara ve binlerce engele rağmen vücuda geldiğini açıkça yazmıştı.” (11)

Mann’ın ölüm konusundaki düşünceleri ilginçtir. Ona göre insan maddesel olarak bütün öteki maddelerden ayrılmazken ona öyle bir madde eklenmiş olmalı ki “bunu hiçbir laboratuar kavrayamamış, çözümleyememiştir”. O, eklenen şeylere akıl, kültürleşme yeteneği demekle ancak eksik tanım yapıldığını, insanı öteki tabiat varlıklarından ayıran en önemli özelliğinse ölümlülüğü bilmesi olduğunu söyler. Bu zaman nimetini bilmektir, der:

“Varlığın ölümlülükle ruhlandırılışı insanda mükemmelliğe ulaşır. Bu onun yalnızca ruhu olması değildir. Her şeyin ruhu vardır. Ama onunki ‘var olma’ ve ‘ölümlülük’ kavramlarının dönüşebilirliliği ve zamanın büyük nimeti hakkındaki en uyanık ruhtur.” (12)

Dekadan gelenek içerisinde yer alan Venedik’te Ölüm’de, Camillle Paglia’nın da ifade ettiği gibi, dekadan aşk sevilen kişiye bir sanat objesi olarak davranır, onu o şekilde algılar. Aschenbach’ın kendini kaptırdığı ve tüm sanatsal güzellik ve estetiğin kendinde toplandığı Polonyalı Tadzio da, kusursuz Apollon heykeliyle özdeşleştirilerek anlam bulur ve bu şekilde bir sanat objesine dönüşür. Artık ortada bir Tadzio olmaktan öte bir Apollon ve sanatsal estetik vardır. Dekadan gelenekte yer alan yazarların eserlerinde görülen, fiziksel ve psikolojik mahkûmiyet bu eserde de kendini göstermektedir. Aschenbach adeta bu estetik ve görsel şölen içerisinde mahkûm olmuştur, öyle ki ölümün ortalarda gezindiğini ve geleceğini bile bile kendini ölümün kollarına atmaktan çekinmemiştir.

Apollon’un karakteristik özelliklerine sahip olan Aschenbach’ın bir yabancı tarafından baştan çıkarılışını ve böylece Dionysos’un hâkimiyeti altına girişini Mann’ın bazı okurları ahlaki bulmamış ve eleştirmiştir. Yazarlığının zirvesinde saygın bir sanatçının, güzel bir oğlana tutku derecesinde bağlanarak düştüğü bunalımda “sapıklık”, ”ahlaka aykırılık” bulan birine yazdığı mektupta Amerika gibi katı ahlak kuralları olan bir ülkede bile eserin “klasik” olarak değerlendirildiğinden söz ederek tam tersine amacının ahlaki olduğunu vurgular:

“Zaten öyledir de. O, düşünen bir vicdanın ve hakikat aşkının itirafıdır. Sapık mı? Aschenbach’ ın Tadzio Oğlan’a tutulması, bu tam manasıyla üstünkörü kelimeyle geçiştirilemez. Çünkü söz konusu olan, adi bir arzulama değil, güzel olana mest olmadır, ‘yabancı tanrı’ nın biçimci anlayışla düzenlenmiş, örnek olmak ve temsil etmek üzerine kurulu, ‘saygın’laşmış bir hayata yıkıcı hücumudur. Ama bu saygınlık hikâyenin akışında tartışmalı ve kırılgan bir meseledir. Orada pişmanca şöyle denir: Güzellik sanatçının düşünceye giden yoludur. Ama şimdi inanıyor musun aziz dostum, düşünceye duygular yoluyla giden o adamın hakiki bir erkek saygınlığı kazanabileceğine? Ve şimdi sanatın ve sanatçının öz yakınışı ve öz itirafı devam eder. O sanatçının üstat tavrı bir özentidir, güveni hak etmez ve hele eğiticiliğe hiç mi hiç yaramaz, çünkü ebediyen zavallı ve bir duygu serüvencisi olarak kalır. Bütün bu şüpheci ve pasif kötümserliğin doğru yanı çoktur, belki abartılı doğrudur ve bu nedenle de yarı doğru. Ama ‘sorunsuz’ değildir ‘Venedik’te Ölüm’. Hatta keşişlik derecesinde sorumluluk bilinci taşır.” (13)

Ve ekler:

“Eğer okuduklarınız size bu soruları sordurmaktan başka bir şey vermiyorsa, o zaman bunlar size göre değil.” (14)

 


 

1 Hüseyin Arak,“Thomas Mann‘ın Venedik’te Ölüm başlıklı eserinde sanatçı imajı”, s.3 http://egitim.erciyes.edu.tr/
2 Nazan Aksoy, Kurgulanmış Benlikler, İstanbul, İletişim Yayınları, 2009, s.22
3 Thomas Mann, Venedikte Ölüm, Çev. Behçet Necatigil ,Can Yayınları, 2010, s.21
4 A.g.e, s.23
5 A.g.e, s.52
6 A.g.e, s.51
7 A.g.e, s.103
8 Hüseyin Arak,“Thomas Mann‘ın Venedik’te Ölüm başlıklı eserinde sanatçı imajı”, s.3
9 A.g.e,s.11
10 Thomas Mann, “Venedikte Ölüm”, Çev. Behçet Necatigil ,Can Yayınları, 2010, s.25
11 A.g.e, s.23
12 Gürsel Aytaç, “Thomas Mann’ın Edebiyat Dünyası”, Ankara, Phoenix Yayınevi, , 2010, s.132
13 Camiler Paglia, “Sexual Personae: Art and Decadence from Nefertiti to Emily Dickinson”, Vintage Books, 1991, s.397
14 A.g.e, s.30-31

 


 

(Ebedi Edebiyat, Thomas Mann, Venedik’te Ölüm, Mayıs 2011)

Moderatör: Damla Erim

Ebedi Edebiyat hakkında daha fazla bilgi almak için...

www.ekopolitik.org